Ömür, Umut ve Mutluluk

 

Bir bahar sabahı uyanıp penceremden dışarı baktığımda, güneşin parlaklığı gözlerimi alırken, sıcaklığını ta iliklerimde hissediyordum. Beni öyle bir ısıtıyordu ki, sanki bir sevgili gibi, beni sarıp sarmalayıp kucaklamış gibiydi.

Ben oldum olası bahar güneşine hep aşığımdır. Sanki her bahar sabahı beni seven bir komşu kızının gelip pencereyi tıklatıp uyarması gibi, her sabah gelip camımı tıklatmadan yansıyan ışınları ile içimi ısıtıp yüreğimi sıcacık sevgi ve umutla doldurması insanın hayatta yaşayabileceği en güzel duygulardan birisidir.

Hele tanyerinin ağarmasıyla birlikte oluşan o sessizlikte her yerden telsiz sazsız o kuşların yeryüzünün sessizliğini o bir lokmacık cılız varlıkların gırtlaklarından çıkan sesleriyle bozmaları ne muhteşem bir şey. Dünyanın hiçbir orkestrasının çıkarmayı başaramayacağı o sesleri, o küçücük kuşların çıkarmasını görüp seyredip dinlemek gerçekten dünyanın seyredilip dinlenecek en muhteşem gösterisi en büyük müzikalidir. Bu ses ve görüntüyü veren dünyanın en güzel ve en neşeli varlıkları olan kuşlardır. Her biri bin renkte bu küçük varlıklar olanca güçleriyle bağırıp çağırarak söyledikleri güzelim nağmelerle her gün güneşten önce uyanıp bütün dünyayı uyarıp ayağa kaldırırlar.

Her birinin gırtlağı birbirinin aynısı olsa da her birinin sesi de tıpkı tüylerinin renkli oluşu gibi birbirinden çok farklı farklı güzellikte sesler çıkarıp ötmelerini, her birinin pür neşe içinde cıvıl cıvıl olup çığlık çığlığa ötüşlerini, o ince uzun küçücük gagaları arasından çıkan seste oluşan o güzel nağmelerini sanki kulağımıza değil de ruhumuza okumalarını, adeta her birinin benliğimizden içeri sessizce girip ruhumuzun ince teline görünmez bir el sessizliğiyle dokunmalarını, her dokunuşta her bir gırtlaktan çıkan o farklı sesleriyle her biri bir başka güzellikteki o güzelim nameleri bir başka tat ve zevkteki okuyup söyleyişlerini, bizim için yaz kış, soğuk sıcak demeden hiç üşenip usanmadan her gün gelip gönül kapımızdan içeri girerek ruhumuzu okşayıp benliğimizi uyandırıp duygularımızı okşayıp bizi yarı ölümcül o tatlı uykudan uyandıran o güzel nağmelerini dinlemek bana dünyanın en tatlı duygusunu verir. Hazlığını alıp hoşnutluğunu yaşatır. Benim için dünyada bundan daha büyük bir mutluluk olmaz. Çünkü bu mutluluk bana her gün bir başka güzellik yaşatıyor.

Her gün her sabah bu varlıkları görüp seslerini dinlemek için güneşin doğuşunu beklemek bana umut veriyor. Doğması ise bana mutluluk verirken yaşama azmimi artırıp beni hayata bağlıyor.

Ama hayat her nedense benden intikam alır gibi her gün bir başka yerden esip bir başka oyun oynuyor. Bu oyunlar oynanırken bazen çok can sıkıcı oluyor. İnsan hayattan çok çabuk beziyor. Bazen da hava hayatın yönünü değiştirip oyunlarını güzelleştirip değiştirdiğinde de çok neşeli oluyor. O zaman hayat insana sanki biraz kısalmış gibi geliyor. İşte o zaman da insan, keşke biraz daha ömrüm uzun olsa da bende biraz daha çok yaşasam diyor.

Bazen de diyorum ki, işte asıl hayat bu olsa gerek diyorum. Tıpkı varlıkta yokluk, yoklukta varlık gibi. Ya da çok yaşayıp da hiç yaşamamış olmak gibi bir şey diye düşünüyorum.

Yani bazen bir hiçlik diye de düşünüyorum. Çünkü varlıktan (Allah’tan) gelen ruh bünyesindeki akli varlığımız ölümümüzle birlikte geri Allah’a, topraktan oluşup gelen bedeni varlığımızda geri toprağa döndüğünde biz yine koca bir HİÇ oluruz. Öyle değil mi?

Ama bizler için her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Onun için cümlemize Allah ömründe yaşayacağımız diğer her şeylerinde hepimize en hayırlısını versin…

Cahit Karaç

 

Advertisements