KUR-AN’I KERİMDE

İLK AYET OLARAK İNDİRİLEN

“OKU “ EMRİNİN ANLAMI

VE

VAHİY’İN İNİŞ ŞEKLİ

Allah’ın biz kullarına verdiği ilk emri, “Yaratan Rabb’inin Adıyla Oku.” (Alak Suresi, 1)

Anlamı ise; Allah, ilmiyle yarattığı kainat içindeki kullarının dünya alem denilen mekanda, doğru yaşamalarını sağlamak için, her şeyi evvelde takdir edip hüküm altına almış. Bu hüküm gereğince kainatın temel yasasının yazılı olduğu yüce kitabımız Kur-anı Kerimde bizleri uyarıp, dikkatimizi üzerine çekmek istemiş. Bu yüzden de biz kullarına verdiği (vahyettiği) ilk emri, “Yaratan Rabb’inin Adıyla Oku” ! olmuştur.

Öyle değil mi ?

Pekala, bunun böyle olduğunu ve gelecekte olacakları da öğrenmemizi isteyen, her şeyi yaratan yüce Allah’ın, bilerek bizlere verdiği ilk emrinin oku olduğunu kabul eden herkese, şimdi soruyorum!

O halde; şimdi biz, neyi, nerden, nasıl, okuyarak yaşamalıyız ki; Allah’ın bizlerden istediği tekamül yolculuğundaki ilerleyişte olgunlaşarak, olgunlaşmış olgun sonda “La ilahe illallah” diyerek, Allah huzurunda toplanıp BİR olalım.

İslam dininin temeli BİR olmaktır.

Evvelde takdir edilmiş, sonunda ulaşılacak olan, bu ileriye dönük, olgun oluşumun sağlanması için. Sonunda kurtuluşa ereceklerin seçtikleri bu hayırlı yolda, düz gitmelerini sağlayacak olan, İslam dininin hem anahtarı hem de ölene kadar inananların parola gibi kullanıp etrafında toplanacakları sihirli sözcüğün Kelimeyi Tevhid yani, “La ilahe illallah, Muhammed’ün Resulülallah” demek olduğunu hepimiz biliyor, söyleyip kabul ediyoruz.

Söylediğimiz şeyin anlamı da; “Yok Allah’tan başka İlah. İlahın elçisi Muhammed”tir. Demenin yanı sıra.

Allah, kulu olan Hz. Muhammed’i kendisine resul seçerek, dünya ve ahiret hayatından birisi olan cennet mekanında kendi adıyla Hz. Muhammed adının birlikte söylenip yazılmasını, zikredilerek anılmasını buyurduğundan, Allah’tan yaratılarak gelen çokluk aleminin geri olgun sonda BİR olması yönünde bizlere verilmiş bir şifre. Yada insana verilmiş yüce değeri gösteren bir işaret olduğu düşünülemez mi ?

Bu düşünceden yola çıkarsak, bizimde içinde bulunup yaşadığımız çokluk alemi denilen kainattaki yaratılmış bütün parçaların tek tek nasıl olgunlaşıp da geri BİR olarak Allah huzurunda birleneceklerini düşünmemiz gerekmez mi?

Allah dışındaki yaratılmış olanların hepsine birden çokluk alemi denildiğinden. Kainat içindeki varlıkların tümü olgun sona ulaşmak için, doğal hayatın sirkülasyonu içinde sürekli hay huy halinde mücadele ederek yaşarlar. Bütün mahlukatın canlı veya başka şekillerde de olsa ( bunlar hareket etme, aşınma vs. gibi yollar olabilir.) yaşadıklarını biliyoruz. Hareketsiz yada ölü olmuş olsalardı. Hiç birisi de zaten böyle bir hayatın içinde yer alamazlardı. Ayrıca bunların hepsine bir gün yada milyarlarca yıl arasında da olsa, değişik zaman aralıkları içinde varlıklarını sürdürmeleri için ömür verilmiştir. Yaratılmış olan her şey kendisine verilmiş olan bu ömrün zamanını, kendi hayat hikayesini yaşayarak geçirir. Ayrı zaman dilimleri içinde yaşadıklarını, yaşadıkları bu hayatlarından dolayı kendilerine verilmiş bir ömür çizgileri olduğunu da düşünmemiz gerekmez mi ?

Kendilerine verilen bu ömür çizgileri içinde yaşayan, yaratılmışlar doğar, yaşar ölürler. Yada var olup, çeşitli sebeplerle zaman içinde aşınıp şekil değiştirdiklerinden dolayı biz kaybolduklarını sanırız. Halbuki onlar boyut değiştirirler. Her iki şekilde de doğada var olan bütün varlıklar canlı yada hareket eder bir şekilde yaşayarak varlıklarını sürdürüyorlar. Şayet doğadaki varlıklar bu şekilde yaşamış olmayıp. Hareketsiz ölü olmuş olsalardı! Gece gündüz sürekli Allah’ı hatırlayıp zikrederler miydi? Büyüklüğü, ululuğu karşısında hayret duygusu içinde kalarak, azametinden korkup, adaletinden çekinirler miydi ?
BİR olma yolundaki ilerleyişte, Allah tarafından verilmiş görev ve sorumlulukları hiç yerine getirirler miydi ?

Diye, kendi kendimize sorup, düşünmemiz gerekmez mi ?

Çünkü Allah hiçbir şeyi ne boşuna yaratmıştır. Ne de başı boş bırakmıştır. O halde yaratılmış olan her şey tekamül yolundaki ilerleyişte kendi yaradılış gayesine uygun olarak yaşar. Aynı zamanda bu varlıklar kendi hayat hikayelerini yaşarlarken, evvelde kendilerine verilmiş olan, görev ve sorumlulukları da yerine getirirler.

Bu yüzden, Allah kainatta meydana gelebilecek hiçbir şeyi tesadüf denilen rastlantıya bırakmamıştır. Evvelde ilmiyle hükmedip yarattığı bu alemde şu an yaşayan varlıklarla, bundan sonra da kıyamete kadar sürecek olan hayatın sirkülasyonu içinde yaratılıp yaşayacak olan bütün mahlukatla kendi arasında yaşamsal bir bağ sağlar. Tevhide giden tekamül yolundaki ilerleyişte her mahlukat kendi fıtratına uygun aynı amaç ve gaye doğrultusunda yaşar. Olgun sona ulaşmaları için dünyada kendilerine verilmiş görev ve sorumluluklarını iradeleri dışında da olsa. Kendi hayat hikayeleri içinde yaşarlarken hepsinden de yerine getirmeleri istenir. Bunun için bütün mahlukatın hepsine birden ruh enerjisi ile harekete geçen, bellek içine gizlenmiş, YAŞAMA BİLİNCİ DENİLEN ŞUUR verilmiştir.

Bu alemde yaratılmış olan (çokluk alemindeki) her şey insanda dahil olmak üzere öncelikle kendilerine verilen şuurla yaşarlar. Fakat sonradan insanı diğer mahlukattan farklı kılan yüceltip onurlandıran aklı ile düşünüp muhakeme etmesidir.

Allah dışındaki yaratılmış olanların hepsine birden çokluk alemi denir. Bunlar dağlar, taşlar, denizler, gökler ve içindekiler, yeryüzünün üstü, altı, ve içindekiler, kurtlar, kuzular ile aklımıza gelen gelmeyen şimdilik yaratılmış yada yaratılacak olanların hepsi. İnsanoğlu da bunlardan sadece birisidir. Biz bu oluşum içinde yaşayan insanı diğer mahlukattan ayırıp, nasıl olgunlaştırarak tekamüle erdireceğiz. Şimdi İzninizle bu konu üzerindeki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Şöyle ki; Kainattaki oluşumunun başlangıcından kıyamete kadar insan aklının alamayacağı sonsuz sayı ve değişik büyüklükteki lego parçalarından oluşan kainattaki her şeyin geri yerli yerine gelip BİR olmasını sağlayacak olanın, Allah olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Çünkü yaratılmış olanların bunu bilmeleri, kendilerine verilen görevlerin aksatılmadan yerine gelmesini sağlar ki, emri verenin Allah olduğu düşünüldüğünde, bütün yaratılmışlar fıtratları gereği yaşama iç güdüsü denilen ŞUURLARI ile yaşarlar. Allah’ı anıp hatırlayarak zikrederler. O’nun büyüklüğü, ululuğu karşısında hayret içinde kalarak azametinden korkup, adaletinden çekinerek kendilerine verilen görev ve sorumluluklarını hiç bir zaman yüksünmezler. Aksatmadan da yerine getirirler.

Çünkü, Allah ilmiyle yarattığı bütün mahlukata hükmeder. Bu hüküm gereğince de la Alemi Ervahta ( Ruhlar Aleminde) kendi öngördüğü olgun sondaki tekamülün gerçekleşmesini sağlamak için, her yarattığı mahlukatla kendi arasında ayrı ayrı yaratılış sözleşmesi yapar. Yaratılarak teklikten gelen bu çokluk aleminin, olgunlaşarak geri BİR olması istenir. Bunun için her bir parçaya bu yolculukta kendi varlık yapılarına uygun görev verilir. Verilen görevleri yerine getirmeleri için ruhlarındaki enerji ile harekete geçen, ŞUUR içinde faaliyet gösteren belleklerine yetenek, beceri, hüner vs. gibi şeyler verilmiştir. Diğer mahlukattan üstün kıldığı insanoğluna da ayrıca; AKIL, GÖNÜL, DÜŞÜNCE, MUHAKEME ETME ve aşırı isteğine bağlı AŞK sonucunda gelişen MARİFET EHLİ OLMAK gibi şeyleri de kullarına esirgemeden vermiştir. Öyle değil mi?

O halde şimdi sizlere şuur ve akılla nasıl yaşanır. Her ikisi arasındaki farkını göstermek istiyorum. Bunun için de sizlere önce şuur ile yaşayanlara birkaç örnek vermek istiyorum.

Aşağıdaki hayvanları hepimiz bilir ve tanırız. Onların davranış biçimlerini yakından incelersek, hem kendi içlerinde hem de bir biri arasında yaşadıkları bir hayat hikayeleri olduğunu görürüz.

Birkaç binden oluşmuş bir koyun sürüsünü düşününüz. Bu sürüde yaşayan her koyunun birde kuzusu olduğunu var sayalım. Kuzuların emme vakti geldiğinde hepsini birden analarının yanına zifiri karanlıkta gönderseniz bile, o küçücük körpe kuzuların hiç birisinde akıl olmamasına rağmen, hepside en kısa sürede anasını kokusundan tanıyıp bularak emmeye başlarlar değil mi?

Size bir başka çarpıcı örnek ise, bütün yaratılmış canlı varlıklar içinde her ne kadar süt veren hayvan varsa bunların hepsi de ister aynı yerde isterseniz değişik yer ve yörelerde her ne renkte yiyecek yerlerse yesinler hepsinden alınan sütlerin renginin beyaz olduğu gibi. Aynı şekilde beslenen bütün canlıların kanlarının rengi de kırmızı olur. Bu işlemleri yapmadan önce fiziksel bir işlem, sonra kimyasal bir oluşum gereklidir. Peki basit gibi görünen bu işlemi hala günümüz insanı akılla bile becerip yapamazken. Büyük bir marifet beceri isteyen bu hünerli oluşumları her gün sıradan bir iş gibi yaparak bizleri şaşkına çevirmelerine ne dersiniz ?

Daha buna benzer başka örnekler de verilebilir mi derseniz ? Bizde evet der ve aşağıdaki örnekleri sıralayıp çoğaltabiliriz. Fakat burada önemli olan iki şey var ki; bunlardan birisi insanın doğaya bakmasını bilen gözlere sahip olması . Diğeri de gördüklerini değerlendirebilen aklının olmasıdır. Aklı olup bakmasını bilenler için doğa bu örneklerle doludur.

Evimizde yada sokakta yaşayan kediler, köpekler ile ormanlarda yaşayan aslanlar, kurtlar, çakallar vs. gibi hayvanların karınları doyduktan sonra ağızlarını temizlemelerini. Kalan fazla yiyeceğin kokmasını ve çalınmasını önlemelerini, bu vahşi hayvanların yavrularını bir yerden bir yere taşırken, ağızları ile incitmeden boyunlarından tutup taşımalarını.

Evcilleştirilmiş hayvanların ihtiyaçları sırasında kapıyı pencereyi tırmalayıp bir an önce dışarı çıkıp toprak zemin yada ağaç dibine ihtiyaçlarını giderdikten sonra, arka ayakları ile yaptıkları pisliğin üstünü örtmelerini.

Göçmen kuşları, posta güvercinlerini düşünün, birkaç yüz kilometre uzaklıktaki yerlere gidip geri gelirler. Sanki bunların yer ile haberleşmelerini sağlayan uydudan haber alan radar istasyonları var. Ya da oralardan bir çeşit iletişim sağlayarak adeta gidiş geliş rotalarını belirleyen, hava ile yer arasında çalışan yetişkin uzmanları var sanırsınız.

Kanarya, muhabbet, papağan, keklik, serçe vs. gibi doğada yada kafeste yaşayan kuşları yakından takip edip incelersek hepsinin de ayrı ayrı kendi yaratılışlarına özgü birer marifet ve hünerlerinin olduğunu görürüz.

Hatta dağda kırda bayırda yaşayan karıncaları, bin bir çeşit irili ufaklı böcekleri, sürüngenleri vs. bir çok canlıları biraz yakından incelersek gördüklerimize bizlerde inanamayıp şaşırırız.

Deniz ve ırmaklarda yaşayan irili ufaklı balıkları, akla fikre gelip sığmayan o küçücük renkli varlıkları düşününüz.

Peki, ya o her şeye kabuk, beden olan, sonra da can taşıyan toprağı, havayı, suyu, ateşi, rüzgarı, yağmuru hiç gözlemleyip düşündünüz mü?

Sabahları güneşle birlikte renk renk açan gülleri, sümbülleri, laleleri, menekşeleri, papatyaları, daha sayılamayacak kadar bin bir çeşit ve renkteki kır çiçeklerinin kurumuş taşlaşmış topraklar arasından yağmuru güneşi görünce nasıl filizlenip çıktıklarını, renk renk açan çiçeklerini seyredip, hoş kokularını koklayıp içinize çektiğinizde, bunların size verdiği bu tarifi imkansız gibi görünen doyumsuz duygu ve hisleri, nasıl sizlere yaşatmak için oluşturduklarını, hiç düşündünüz mü ?

O koskoca ağaçların yapraklarını, çiçeklerini, dallarındaki değişik tat ve lezzetteki o güzelim vitamin depolu meyvelerin nasıl oluştuğunu. Ya sonra kendilerini kışa hazırlamak için yapraklarındaki bütün besinleri dallarına, beden ve köklerine çekmelerine ne dersiniz?

Bunları azıcık akıl edip düşündüğünüzde bile, doğadaki bütün varlıkların hepsinin de az çok bir şeyler yapma gayreti içinde olduklarını göreceksiniz. Ancak bilim bize bu hayvan yada varlıkların hiç birisinde ne akıl ne de düşünce gücülerinin olmadığını söylüyor!

O halde, Allah tarafından kendilerine verilmiş olan, insanoğlunun akılla bile yapamadığı görevleri, yüklenmiş oldukları sorumlulukları, okuyup yazma bilmeyen, bu cahil varlıkların nasıl yerine getirdiklerini, bizlerin insan olarak düşünüp akletmemiz gerekmez mi ?

Doğada olup bitenlere, yaşayıp geçip gidenlere dikkat edip baksak. Sağ duyuyla düşünsek. Aklımızı çalıştırıp bütün yaratılmış olanların, yaratılış gaye ve amaçları doğrultusunda yaşadıklarını, yaşarlarken de varlıklarını sürdürmelerindeki sırrı çözmeye çalışsak. Neden verilen görev ve sorumlulukları hiç aksatmadan yerine getirirler. Bunları düşünüp akıl edersek. İnsan dışındaki aklı olmayan bütün varlıkların bile doğada yaşarken yapmaları gerekli görülmüş, her birisinin ayrı ayrı görevleri olduğunu hem görür hem de müşahede ederiz.

Çünkü yer altındaki yılandan, havada uçuşan mikroba kadar kainatta yaratılmış olan hiçbir mahlukat yada varlığın boşuna yaratılmamış olması. Yaratılmış olanlarında mutlaka yapmaları gerekli, her birisinin görevleri olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Bilmeyenlerde, içinde yaşadığımız bu doğal hayattaki olayları yakından takip edip, azıcık incelerlerse, onlarda zaman içinde anlayacaklar ki; her şeyin kendi iradeleri dışında, iç içe sebeplere bağlı zıtlık kuralı içinde bazı olayların gelişip olgunlaştığını göreceklerdir. Basit bir örnek vermek gerekirse, hiçbir insan kendi isteği ile her hangi bir bulaşıcı hastalığın mikrobunu bilerek almaz. Ama herkesin iradesi dışında her an bulaşıcı bir hastalığa yakalanmasında olduğu gibi.

Peki; insan olsun, diğer varlıklar olsun, doğadaki bütün bu oluşumları akılları ile mi yapıyorlar derseniz ?

Elbette hayır. Çünkü, canlı, cansız varlıkların kendi bünyelerinde, istem dışı geliştirip olgunlaştırdıkları her şey, evvelde kendilerine verilmiş ruh enerjisine bağlı şuur ile harekete geçip, çalışan, yapısal belleklerindeki gizli bilgiye dayalı bünyelerinin elde ettiği sistematik bir oluşumun sonucudur diyebiliriz.

Çünkü doğa bizim düşünüp akıl edemeyeceğimiz mükemmelliktedir. Her şey denge üzerine kurulmuştur. Allah bu dengeyi koruyup, sürekli gelişmesini sağlamak içinde hiçbir zaman hiç oluşumu rastlantı yada tesadüfe bırakmaz. Doğadaki oluşum ve bozuluşum hareketlerindeki bu düzenlilik. Tesadüfü olmayıp her şeyin mecrasında seyretmesi. Daha önceden öngörülüp yapılmış bir projenin hayata geçirilmesi şeklinde düşünülemez mi?

Yada her şeyin böyle oluşup gelişmesini sağlamak isteyen Allah’ın, yaratacağı bütün mahlukatın ruhları ile alemi ervahta bir yaratılış sözleşmesi yapmış olduğunu bize göstermez mi? Eğer böyle bir sözleşme yapılmış olmasaydı! Bütün yaratılmış olanlar, yaratılışları gereği kendilerine verilen bu görev ve sorumlulukları nasıl yerine getireceklerdi! Yada Allah emrinde hareket eden ruhtan güç alan şuur (iç güdüsü) denilen yaşama bilinçleri olmasaydı. Bütün bunları bu mahlukat nasıl yerine getireceklerdi diye düşünmememiz gerekmez mi?

Bu alemde yaşayan diğer mahlukatlar gibi, insanlarda belirli yaşa gelinceye kadar, ruh enerjisi ile hareket eden şuur denilen bilinçle yaşarlar. Ama ne yazık ki; bu güne kadar bu şekilde yeryüzünde pasif hayat tarzını seçerek şuurla yaşayan hiçbir mahlukat yücelip onur kazanmamıştır. Böyle olmasına rağmen, her nedense bu gün bile bir çok insanın, hala aklını ve mantığını kullanmayıp şuuruna dayalı gelişen alışkanlıkları ile yaşadıklarını görüyoruz. Yoksa bu gün bile hala, içinde yaşadığımız toplumlar bu kadar insanlıktan uzak bir şekilde hayat tarzı sürdürüp yaşarlar mıydı? Diye kendi kendime istemesem de soruyorum.

Halbuki evvelde hiçbir mahlukatın altından kalkamayız deyip. Kabul etmedikleri bu görev ve sorumlulukları büyük bir cesaretle kabul eden insanoğlunu, Allah yarattığı diğer mahlukattan üstün kılmak için ayırmış. Ona akıl, idrak, düşünce, mantık ve muhakeme gücü vererek yüceltip donatmış. Yeryüzünü onun eliyle mamur etmek için de yeryüzündeki bütün mahlukatı da onun emrine vermiştir. Verdiği görev oranında sorumluluğunu artırıp, kendisine halife seçmiş. Görev ve sorumluluğunu yerine getiren insanları da yaptıkları kadarıyla onurlandırıp, şereflendirmek istemiştir.

Böyle olmasına rağmen. Ne yazık ki; bu gün bile, Allah’ın biz kullarından istediği olgun düzeydeki insanlığı dünyanın hiçbir yerinde hiçbir insan topluluğu hala yaşamamaktadır. Bu gün her türlü teknolojisiyle haklı olarak övünen. Ne batı denilen Hıristiyan alemi, ne de geçmişteki sağlam ahlakı yapısıyla övünen İslam alemi. Allah’ın biz kullarından istediği olgun düzeydeki insanlık seviyesine hala ulaşmış değiliz.

Bana göre sebebi ise; batı alemi bu güne kadar aile yapısı ile toplum ahlakını bir yana bırakmış. Ekonomisine ağırlık vermek için bilim ve teknolojide atılım yapmış. Sanayide kalkınarak adeta bütün dünyaya hakim olmuş. Teknolojideki gelişme aynı zamanda dünyayı küçültüp hepimizi bir köylü gibi yapmış. Bu hızlı gelişmeye ayak uyduramayan eğitimsiz toplumlara teknoloji ile birlikte aynı zamanda kötü ahlakında satılmış olduğunu düşünüyorum.

Ancak, unutulmaması gereken bir gerçek var ki o da; kim ne ekerse sonunda onu biçer. Ancak ekonomik yada başka çıkarları uğruna, şimdilik bu küçük köydeki ahlak çöküntüsünün farkında olmayan batı alemi. Kısa sürede köyün ahlakı yönünde de olumlu gelişmeler sağlamak için çalışmalar yapmazlarsa. Şimdilik uzun sayılan o gün tez gelir. Bu köyde yaşayan her kes, bozulan ahlak çöküntüsünün altında kalıp ezilir.

Bu güne kadar genel ahlak ve aile yapısına ağırlık vermiş olan. İslam alemi de ne yazık ki, Allah’ın en önemli emirlerinden birisi olan çalışmayı bir yana bırakıp her şeyin kolayına kaçıp, bilgide ve onun getirdiği teknolojide geri kalmış. Ekonomik gelişmesini tamamlayamayıp zaafa düşmüş olduğundan dolayı arzu edilen seviyedeki çağdaş yaşamı hala yakalayamamıştır.

İslam alemi, bu gün batının teknolojideki ilerlemesini bir an önce yakalayıp, onunla rekabet ederek dünya denilen küçük köyün gelişmesine katkı sağlayarak bütün insanlara faydalı olmak için çalışacak. Hem de ahlaki yönden diğer olumsuzlukları giderip. Dünyada yaşayan bütün insanların kardeş olmalarına katkı sağlayacak. Bu gelişmeyi sağlamak için her şeyden önce kendi toplumumuzdaki ahlak çöküntüsünü giderip başkalarına doğru örnek olmalıyız ki; dünya denilen hepimizin birlikte yaşadığı köyümüzün güzelleşip sevgi ile yaşanılan hoş görülü bir mekan olmasını sağlamak için sağduyulu çalışmalar içinde olmalıyız diye düşünüyorum.

Ama ne yazık ki; Her iki kesimin toplumlarının da bu gün bana göre, birer ayakları kısa kalmış. Yukarda bahsettiğim sebeplerden dolayı, şimdi her iki kesimin toplumları da elbette yürümekte zorlanıyorlar. Şayet tedbir almaz, bundan sonrada böyle devam ederlerse, her gecen gün her iki toplumda da yaşayan mutsuz insanların sayılarının çoğalıp, bu köyde yaşayanların da huzursuzluklarının artacağı kaygısını taşıyorum.

Bu yanlış gidişi önlemenin tek yolu var. Oda insan olarak dengeli yaşamaktır. Dengeli yaşamayı sağlamak için insanın madde ve manadan oluştuğunu anlayıp düşünmeliyiz ki; Sonra da her ikisi arasındaki dengeyi kurup sağlam bir yapıya kavuşturduktan sonra bir arada tutarak yaşamasını öğrenmeliyiz. Bunu sağlamak içinde Allah’ın emri üzere çok çalışıp, kazanmalıyız. Daima sağduyulu hareket ederek birbirimizi anlama gayreti içinde olmamız için de okuyup yazarak gerçek anlamda insan olmalıyız. Birbirimizi severek yaşamalıyız.

Bütün bu oluşumları evvelden bilen Allah. İnsanlığa ışık tutup doğru yolu göstermek için göndermiş olduğu yüce Kitabımız Kur-an’ı Kerim’de her şeyin doğrusunu öğrenip yaşamamız için öncelikle okumamızı emretmiştir. Çünkü bu kitapta insan olmanın ölçüsünü veren Allah, aynı zamanda da bütün insanlığa çağrıda bulunarak demiş ki; Bu kitabı okuyup öğrenin ki, istediğim doğrultuda insan olup, hepiniz bu köyde doğru yaşayıp geri gelesiniz.

Burada tekrar konumuzun başına dönersek!

Kim, neyi, nerden, nasıl okumalı ki; insanlık, tekamüldeki olgun sona ulaşsın. “ La ilahe illallah ” deyip. BİR olsun.

Bunu sağlamak için her şeyi bilip, ilmiyle yaratan Allah’ın biz kullarına verdiği ilk emri de “ Yaratan Rabb’inin Adıyla Oku” ! olmuştur.

Çünkü, Allah’ın doğaya gizlediği genel ilminin bütün bilinmezlerini insanoğlu zaman ve mekan içinde öğrenmek için okuyup, yazmalı ki; kendisinden istenilen tekamüldeki bu hayırlı olgun sona ulaşabilsin.

Ama biz bu emri, şimdiye kadar ne yazık ki; hep düz mantıkla düşündüğümüzden olacak ki, aklımıza gelen hep ilk anlamını uygulamışız. O da herkesin bildiği üzere yüzeysel olarak şart yerine gelsin diye, dümdüz okuma öğrenmenin takva şartını yerine getirmede sanki bir hırka bir lokma misali yeterli olacakmış gibi düşünerek, anlayıp anlamadan okuyup, elimize üfleyerek, yüzümüze sürüp beklemişiz. Hala insanlarımıza yeterli derecede okuma yazma alışkanlığı kazandıramadığımızdan olacak ki, bu hal bu gün bile böyle devam etmektedir. Bu arada fikri bozuk insanlarda bizleri yanlış yönlendirip tembelleştirip uyutmuşlar. Aklımızı çelip, tarih boyunca bizi yalan yanlış istedikleri gibi yönlendirip yönetmişler. Geç kalmış olmamıza rağmen, düşünüp akıl ettiğimizde anlıyoruz ki; Allah’ın bizlere verdiği ilahi emirlerin başka anlamları da var.

Demek ki; insan olarak olgun sona ulaşmak için her şeyden önce okumalıyız. İlim irfan yoluyla önce kendimizi tanıyıp, sevmesini öğrenmeliyiz. Sonra Allah’ı tanıyıp sevmek için O’nun içinde saklı bulunduğu bütün kainatın ilmini okuyup öğrenmeliyiz. Yeryüzünü güllük gülüstanlık her kesin huzur içinde yaşayacağı bir mekan haline getirmek için çok çalışıp, gayret göstermeliyiz.

Demek ki, insanlık için doğruları okuyup öğrenmekten başka çare olmadığı gibi. Bize okuyun diyerek doğru yolu gösteren Allah olduğuna göre, okumaktan başka kurtuluş yolumuz da yoktur. Bundan başka doğru yol aramamıza gerek var mı? Çünkü Allah’tan gayrı hiç kimse bize yardım edip, gideceğimiz doğru yolu gösteremez. Boşuna aramayalım.

Şayet Allah bize doğru yolu göstermek istemeseydi. Yada insanlar için okumak bu kadar önemli olmasaydı. Neden okuma yazma bilmeyen, **ümmi olduğu söylenen peygamberimiz Hz. Muhammed’e Allah, oku diye buyursun !

Hiç düşündünüz mü ?

(**Ümmi; anasından nasıl doğmuş ise öyle kalıp okuma yazma öğrenmemiş kimse. Hz. Muhammed’in yaratılışı gereğince, bu derecede cahil olması düşünülemez. Düşünülse bile akıl dışı olur ki, o da hiçbir zaman doğru olamaz.

Çünkü, O daha peygamber olmadan önce de, aynı dilin konuşulduğu geniş bir bölgede ticaretle uğraşan gezgin bir tüccardır. Bu nedenle de böyle birisinin hiç hesap kitap bilmemesi de elbette düşünülemez. Ne var ki; Hz. Muhammed’in yaşadığı devir (zaman ve mekan) düşünüldüğünde ise, O’nun da o devirde yaşayan diğer insanlar yada akranları ile kıyaslandığında aşağı yukarı O’ da ancak onlar kadar hesap yapıp, okuma yazma bildiği düşünülüp, söylense bile. Burada bunun da doğru olmayacağını düşünüyorum.

Neden derseniz?

Allah’ın vahyettiği, vahyi okuyup yazmakla, insan eliyle, akıl ve zekasına dayalı olarak yazılmış, o günün şartlarında yazılmış eser veya şiir türü şeyleri okuyup yazmayı vahiyle karıştırmamak gerekir. Bu ikisinin birbirinden çok farklı şeyler olduğunu düşünmeliyiz ki; buradaki ümmiliğin anlamı ortaya çıksın.

Burada sözlerimin yanlış anlaşılmaması için şu açıklamayı yapma gereği duyuyorum.

Vahiy – Kur-an her ne kadar halk tarafından kolay anlaşılması için o zamanki Arap diline uygun lehçede indirilmiş olsa da. Allah lafzının insan nefsine ağır geldiği düşünülüp, doğru anlaşılıp anlatılması için birde peygamber gönderilmiş. Ayrıca, içeriğinin kıyamete kadar geçecek olan bütün zaman ve mekanlardaki yaşayacak olan insanları kapsayıp hitap edeceğinden, şimdi bile insanların kolay kolay doğru anlayıp doğru anlam veremedikleri, ilmi İlah’a dayalı bir vahyi, eseri, o zamanki insanların yaşantılarına bağlı düşünce yapıları ile değerlendirerek okuduklarını düşünelim.

Vahyin, o zamanki insanların el yazması akıl ve zeka ürünü olan şiir yada diğer eserlere göre çok çok farklı oluşu ile alışılmışın dışında söylenip yazılmış ilahi bir eser olduğu da düşünülmeli.

Hatta bu güne kadar hiçbir insanın, cesaret edip hiç ayetin benzerini yazamadığı, kıyamete kadar da yazılamayacağı düşünüldüğünde, peygamberimiz Hz. Muhammed’in ilk etapta (Vahye ait) okuma bilmiyorum demesiyle, ümmiliğin farklı şeyler olduğunu düşünmeliyiz diyorum.

Buradaki ümmiliğin, okuma, yazma bilmeyen, cahil anlamında olmadığını. Ancak, peygamber olmazdan önce vahyin ne olduğunu (vahyi, o zamanki bilgisi ile önceden görüp bilmediğinden de olacak ki;) bilmediğinden dolayı, Cebrail AS. ‘a ben okuma bilmiyorum dediğinde. Vahyi kastetmiş olduğundan dolayı ben okuma bilmiyorum demiş olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde öncülük yaptığı topluluğa göre hiç bir peygamberin cahil olması zaten düşünülemez. **)

Hz. Muhammed’in ümmi oluşunu şayet, okur yazar olmayan, cahil anlamında anlamış olsaydık. Bu gün hiçbir şey bilmeyen birisinin, islam alemi dediğimiz, dünyada istisna saygınlığı olan koskoca bir topluğu meydana getirip, tekamüldeki gelecek için meşale özelliği taşıyan, böyle bir topluluğa örnek olması düşünülebilir miydi?

İşte okumanın önemine ait gizemli sırrın burada saklı olduğunu düşünüyorum. Şayet Hz. Muuhammed’e oku denildiğinde vahyi okuyamamış olsaydı ! Nasıl bilgi sahibi olacaktı. İnsanları aydınlatmak için, neyi nerden anlatarak, onlara doğru örnek olup, doğru yolu gösterecekti !

Bütün bu oluşumları önceden bilen Allah, insan eliyle yeryüzünü mamur etmeyi önceden düşündüğünden olacak ki, ruhunu evvelde yarattığı insanı, kendisine muhatap kabul edip, ilim öğrenmesi için akıl vererek onu yüceltip, onurlandırmış. Yeryüzünde kendisine halife tayin edeceğinden dolayı, yarattığı bütün mahlukatı evvelde insan emrine vermek için, onları insana boyun eğici kılmıştır. Daha sonra bunların yerine gelmesini sağlamak üzere de yaratacağı kulun ruhu ile Alemi Ervahta (ezelde) fitri denilen kulluk sözleşme yaparak olacakları kayıt altına almış. Sözleşme metni olan, İhlas suresindeki şartları yaratacağı kulun ruhuna okuyarak, “ O, Allah’tır; Ahad’dir, tek’ tir. Allah’tır; Samed’dir, bütün yaratılmış olanların yöneldiği, ihtiyaç duyduğu tek güç kuvvettir. Ne doğurmuştur O, ne de doğurulmuştur. Hiç kimse O’nun dengi ve benzeri olmamıştır, olamaz.” Diyerek ululuğunu yüceliğini kuluna bildirdikten sonra.

Kuluna dünyadaki görev ve sorumluluklarını yerine getirmesini bildirerek der ki; Hiç kimse boşu boşuna yaratılmamıştır diye uyarıda bulunduktan sonra kulunu muhatap kabul ederek onunla ikili sözleşme yapar. Allah’ın insanlara verdiği değerin büyüklüğünü gösteren bu sözleşmeden dolayı insanlar Allah’a ne kadar çok şükretseler yine de azdır.

Elbette bunların yerine gelmesini sağlamak içinde okuyup öğrenmemizi emretmiş. Bunun içinde bize diyor ki, oku kainat içine gizlediğim ilmimi öğren ki, öğrendiklerinle de yeryüzünü sevgiyle doldurup güzelleştiresin. Seni yeryüzünde yaşarken deneyip sınamak için yarattım. Sonra bana geri döndürüleceksin. Hesaba çekileceksin. Bu yüzden de dünya senin sınav yerin. Burada başarılı olman için de her şeyden önce kulum sana okumanı emrediyorum diyor.

Pekala; Konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için bunu sizlere basit bir örnekle açıklamak istiyorum.

Küçükte olsa piyasadan ihtiyacımız için aldığımız her hangi bir elektronik cihaz kutusu içinden, cihazın doğru kullanımını gösteren üreticisi tarafından değişik dillere çevirisi yapılmış broşür denilen bir el kitapçığı çıktığını görürüz. Hepimizin de bildiği üzere bu broşürlerde bize yapılan önemli bir uyarı notu vardır. Oda cihazı kullanmadan önce mutlaka kullanım kılavuzunu okumamızın bizim için gerekli ve şart olduğu, yanlış kullanımdan doğabilecek hatalardan firmanın sorumlu tutulamayacağını, ayrıca kullanıcı hatasından doğacak arızaların da garanti kapsamı dışında olduğunu belirten yazılı hatırlatma notu bulunur.

Peki, Allah’ın yarattığı bir kul yaptığı basit bir cihaz için bu kadar ayrıntıyı düşünerek, akıl edip insanlara yardımcı olursa. Koskoca alemlerin sahibi Allah mı ! yarattığı kul için gerekli olan böyle bir uyarıyı, açıklamayı unutup kullarını aciz bir şekilde ortada bırakacak. Hiç mümkün mü? Elbette değil.

Allah her şeyi en iyi bilen olduğuna göre, daha kulunu yaratmadan önce, yaşayacağı ortama uyum sağlaması için onu noksansız tam kıvamında Ahseni Takvim üzere yaratıp, donattıktan sonra, yeryüzüne gönderdiği kuluna, hayatını doğru dürüst yaşaması için, kuluna yol gösterici hayat rehberi (broşürü) olan KUR-ANI KERİMİ göndermiş. İlk acil not olarak ta “OKU” emrini koymuştur. Geri kalan bölümlerine de hem dünya hem ahiret hayatımız için gerekli olan, ne yapıp yapmayacağımızı izah edip açıklayan, yol gösterici temel bilgileri de içine koyduğundan dolayı bizleri de okumamız için uyarmıştır.

Çünkü Allah her şeyi ilmiyle yarattığından yaşadığımız dünyayı mamur edip yaşanır hale getirmemiz için kendisinin de içinde saklı olduğu kainata ait bütün bilgileri, kainatın çekirdeği olarak yarattığı insan belleğine yerleştirmiş.

Hakikat ve hakiki mucizelerin insanın içinde olduğunu bildirmek için de insana demiştir ki ; Ne ararsan sen kendinde ara. Uzaklarda, yada başkasında boşuna arama her şey senin içinde mevcuttur demiş. Bu yüzden insanoğlunun daha fazla vakit kaybetmeden öğrenmemiz için okumamızı emretmiş.

Neyi okuyacağız derseniz ? Bende sizlere derim ki ; Madem ki Allah bütün ilmini kainat içine saklamış. İnsanı da kainatın özü, çekirdeği olarak yaratmış. O halde kendimizden başlayarak, kainata ait bütün ilimleri okuyup öğrenmeliyiz ki; bizi yaratanı tanıyıp, O’na varalım. BİR olalım. İşte bundan dolayı demiştir ki, “ Bana Yakınlık Takvadadır.” Takva ise, öğrenilen ilimle doğru yaşamaktır. Onu içine sindirmektir. Kendini tanıyıp O’na yönelmektir.

Daima doğru yolda gitmek için ilimle donanıp, sabır, sebat üzere yaşamaktır. Çünkü, dünya hayatı tez gelip geçer. Farkına bile varmazsınız. Gelip geçer, Tıpkı güneş ışığında oluşup, gelip geçen gölge gibisiniz. Işık varken siz varsınız. Işık kaybolunca sizde gölge misali elbette kaybolursunuz.

Işığınız varken zamanınızı boşuna geçirmeyiniz. Değerlendirmek için size vahyedilen Kur-an ışığında, sizin için yarattığımız kainat denilen büyük kitabı okuyunuz. İçindekileri iyi öğreniniz ki; İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırarak gelesiniz, diyerek uyarıda bulunan Allah.

Yer yüzüne gönderdiği ruhun, bir bedene girip, örtünüp gizlenmesini sağlayarak oluşturduğu, insan denilen canlı varlığın, kalp gözü ile dünya da yaşarken çevresini görmesini sağlayan kafa gözlerinin, melekut alemini görmemesi için feri azalır. Ruhun topraktan oluşan bedene girip örtünmesinden sonra. Ruh beden içinde kapalı kalır. Dolayısıyla ruhlar aleminde kendisiyle yapılan sözleşmesinden habersiz, orayı tamamen unutmuş olarak yer yüzündeki bir bedende can bulan ruh, dünyada yaşamaya başlar.

Allah yarattığı her kuluna, adaleti gereği, dünyada verdiği görev, yüklediği sorumluluk kadar da akıl vermiştir. Hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemez. Çünkü Allah adildir.

*** Bu nedenle Allah, evvelde kulun ruhu ile yaptığı kulluk sözleşmesi denilen fitri sözleşme gereğince, kuluna uygun gördüğü dünya yaşantısı için ona doğru yolu gösterip, zamanla tekamülünü sağlayacak, kulun gayretine bağlı olarak, onu olgun sona götürmeyi başaracak olan, cüzi aklı kuluna verir. Verilen bu akla uygun olarak kulun dünyada yapacakları, kulun iradesine uygun olarak önceden belirlenmiş olduğundan, bu bilgiler kulun belleğine yüklenip gizlenmiştir.

Kula dünya yaşantısı için verdiği aklın kapasitesi oranında da, o kul için önceden belirlenip programlanmış olan dünya yaşantısındaki, kulun iradesine uygun gelişip olgunlaşacak olan, aynı zamanda kader de denilen, kulun tüm hayat hikayesine ait bilgilerin, bilgisayar hafızasına yükler gibi kulun belleğine, dimağına önceden yüklenip gizlenmiş olduğunu. Bu yüzden de önceden belleğine yerleştirilmiş olan bu gizli bilgilere akıl, idrak, düşünce ve muhakeme etme marifetiyle, zamanla ulaşıp doğru yaşaması için de insanoğluna oku denilmiş olduğunu düşünüyorum. ***

Allah’ın emri üzere yaşayanların mükafatlarının sonsuz ve sınırsız verileceği müjdelenirken. Yaşamayanların da ceza görecekleri bildiriliyor. Bu nedenle insan dışındaki bütün yaratılmışlar Allah’a karşı görev ve sorumluluklarını yaşama bilinci denilen şuurlarıyla yerine getirirler. Ancak, insanoğluna verilen görev ve sorumlulukların daha büyük ve kapsamlı olmasından dolayı, insana şuurun yanı sıra akılda verilmiştir.

İnsanın ilimle yücelip olgun sona ulaşmasını sağlamak isteyen Allah, insanlığa tekamül yolunda ışık olması için gönderdiği yüce kitabımız Kur-an’ı Kerim ile bizlere her şeyden önce okumamızı emretmiştir.

Çünkü bu kitapta, insanların ferdi ve toplum önünde nasıl yaşamaları gerektiğine dair evrensel insan olmanın ölçüleri verilmiş. Bunları doğru dürüst okuyup, öğrenmeyen insanların da bilmedikleri şeylerin doğrusunu yaşayamayacakları bildirilmiş. Ayrıca yaşadıkları topluma da hiçbir zaman olumlu katkı sağlayamazlar denilmiş. Ahlak yönünden de iyi ve güzel yaşayıp. Bulundukları topluma güzel örnek olamazlar denilmiş. Her ne kadar, ara sıra istisnalar kaideyi bozsa da, temel kuralların böyle olduğu yazılıp, söylenmiş.

Allah insanları, yaşadıkları dünyayı ilim yoluyla mamur edip. SEVGİYLE ile doldurup, GÜZELLEŞTİREREK yaşanır hale getirmeleri için yarattığından olacak ki; Onlara yardımcı olup, doğru yaşamalarını sağlamak için, kendi içlerinden birisi olan kulu Hz. Muhammed’i kendisine resul, yer yüzündeki diğer insanlara yol gösterip, yaşantısıyla da doğru örnek olması için, peygamber olarak seçip göndermiştir.

Ancak, peygamber oluncaya kadar Hz. Muhammed’de, o devirde yaşayan diğer insanlar gibiydi. Fakat O, yaratılışındaki fıtratı gereği daha peygamber olmadan önce benliğindeki bütün olumsuzluklardan arınmış. Güzel huyları bünyesinde toplamış. Karakterini saflaştırıp yoğunlaştırarak arı duru bir gönle sahip olmuş. Olgun bir ahlak seviyesine erişip, Kemal noktasında kristalize olmak için bünyesinde güzellikleri toplayarak, çevresine örnek olacak bir yapıda yüce bir kişiliğe sahip olmuştur.

Her şeyin bu şekilde olacağını önceden bilen Allah. Peygamber olarak seçip gönderdiği kulu Hz. Muhammed’in vahyi (diğer eserlerle karıştırmamak gerekir.) okuyup yazmada ümmi olduğunu (okuma yazma bilmediğini) bildiği halde. Neden ? O’na okuması için Cebrail AS. vasıtasıyla “OKU” emrini vermiştir.

Bunu düşünüp, anlamamız gerekmez mi ?

Düşündüğümüzde, okumanın öneminin yanı sıra, VAHYİ doğru okuma şeklinin böyle kalp vasıtasıyla gönül evinden olacağını bildirmek istemiştir. Okuyup ilim irfan sahibi olmayan insanların hiçbir şey yapamayacaklarını söylemiş. Kendi okuduğuna önce kendi inanıp, kalbi mutmain olmayanların da hiçbir şeyi doğru dürüst başkalarına anlatıp, inandıramayacaklarını bildiğinden dolayı Allah O’nu örnek insan seçip okumasını emretmiştir.

O, her şeyin insanda mevcut olduğunu düşünüp. Kalbindeki gönül evi penceresinden hem kendi iç dünyasına hem de, melekut alemine seyri sefer yaparak. Gaybül kitap denilen lehvü Mahfuz yada başka yerlerden görüp seyrettiklerini okuyup, ezberleyerek anlatmış olacağını düşünüyorum. Tıpkı, Hz. Muhammmed’in Miraç’a çıktığında, Allah ilmine ait bilgilere vakıf olup, anlatması gibi düşünülebilir. Çünkü bu şekilde okumak insan kalbini mutmain eder. Kalben mutmain olup, inanan birisi de diğer insanları etkileyip ikna etmesini iyi bilir.

Hz. Muhammed’in bu şekilde okumasının başka sebepleri de olabilir. Ancak O, bütün insanlığı tekamüle erdirecek, örnek bir insan, Peygamber olacağından dolayı Allah O’nun ruhunu, aklını, vs. gibi duyu ve his organlarını Bezmi Alemdeyken, Ahseni Takvim üzere tas tamam noksansız bezeyip mükemmel yaratmıştır. Hakiki mucizelerin insanın kendi içinde olduğunu, ne ararsa kendisinde araması gerektiğini, her şey insanda mevcut olduğundan, Allah’a ve kainata ait bütün ilimlerin (bilgilerin) içindeki bellekte saklı olduğunu düşünmüş olacak ki; elbette belleğinde yazılı olanları üstün yeteneği sayesinde, görüp hatırlayarak okumuştur.

Ancak, o anda ortada okunacak bir şey olmadığına göre, peygamberimiz Hz. Muhammet neyi okumaya başlamıştır.

Bunu hiç düşündünüz mü?

Alemi Ervahta kendisi ile yapılan kulluk sözleşmesi gereğince belleğine evvelden yüklenip kayıt edilmiş olan, Allah ilminden Allah tarafından O’na, verilmiş olan VAHYİ, yani KUR-ANI gayba açılan, gönül penceresinden akıl marifetiyle gördüklerini okumaya başlayan Hz. Muhammed akıl ve zeka yönünden mükemmeldi. Her okuduğunu hıfz edip, o zamanki indiriliş gerekçe ve sebeplerini düşünüp anladığından dolayı da kolayca ezberlemiş oluyordu.

Bilginin aslı Allah’a aittir. Allah tarafından önceden kul belleğine ne kadar verilmişse kul ancak o kadarını öğrenebilir. Yüklenilmiş olan bu bilgilerin ortaya çıkarılıp öğrenilmesi için insanın kendi ruhundan aldığı enerjinin gücü ile harekete geçen gönül, aşk, rüya, akıl, düşünce, hayal vs. gibi duyu ve his organları marifetiyle bellekten okunarak ortaya çıkan bilgiye İLİM denileceğini düşünülebiliriz.

Tıpkı arkeologların arayıp buldukları nesnelerin üzerlerinin temizlenmesiyle ortaya çıkan her hangi bir tarihi eserin okunmasına benzetebiliriz. Sürekli okumakla, belleğimizde kayıtlı olan nice gizli bilgilere ulaşırız. Arkeologların her seferinde gizlenmiş şeylere ulaşıp, ortaya yeni şeyler çıkarması gibi bir şey olduğu da düşünülebilir. Aksi takdirde, bize verilen bu cüzi akılla ne tekamülümüz tamamlanır. Ne de Allah huzurunda BİR olmamız mümkün olur.

Çünkü, Allah’ın ilmi, her şeyi kapsayan bir bütündür. Bütünü görmeyen akıldan, Onu anlayıp kavramasını düşünülebilir miyiz?

Yada, insanların sadece akılları ile Allah huzuruna varıp, BİR olmak için bütünleşmeleri düşünülebilir mi?

Yada kısaca söylemek gerekirse, insana verilen sadece cüzi akıl; “La ilahe illallah” denilen tevhidi gerçekleştirebilir mi?

Bana göre hayır. Çünkü, hünersiz, aşksız, gönülden marifet ehli olmayan, hiç bir insan (cüzi) aklının, bütünü anlayıp kavramasının imkansız olduğunu düşünüyorum.

Çünkü Allah, kainata yaydığı ilminin bütününü, kıyamete kadar yaşayacak olan insanların her birisinin belleğine takdir etmiş olduğu şekliyle az çok pay etmiş olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; Kainatı kaplayan TEK buluttan dökülen yağmur damlalarının aynı amaç doğrultusunda toplanıp dereler, çaylar, ırmak ve nehirler oluşturarak, akan suyun toplanıp derya oluşturması misali. Yada buluttan damla damla dökülen yağmurun geri buharlaşarak gök yüzünde toplanıp bir bulut oluşturması gibi de düşünülebilir. Ama tek başına yere düşen yağmur damlalarından hiç birisi deryaya ulaşmaz. Deryaya kavuşmak için toplanıp akmak gerekir. Allah’a varmak için de her insanı yere düşen bir damla yağmur, bir zerre Rahmet kabul etmeliyiz ki; insanların kadri kıymeti anlaşılıp saygınlık kazansın.

Teklik aleminden yaratılarak gelen insanoğlunun, çokluk denilen alemde halden hale girerek zaman ve mekan içinde tekamülünü tamamlayarak olgun sonda olgunlaşıp BİR olmasını düşünmeliyiz.

Şayet böyle olmuş olmasaydı!

Allah, insanı bu kadar değerli yaratır mıydı ?

Allah, insana bu derecede önem verip, yüceltmeseydi?

Güvenip kendisine halife seçer miydi?

Her insanı, kainatın özü, çekirdeği kabul etmeseydi!

Her insana, bir dünya denir miydi?

İşte tam bu noktada Hz. Muhammed (s.a.v) örnek bir kul olarak seçilip gönderilmiş. Yüce kişiliğe erişmiş, mükemmel bir insandır.

VAHYİN;

PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (S.A.V) TARAFINDAN OKUNUŞU:

“ Yaratan Rabb’inin Adıyla Oku.”

Allah kuluna diyor ki !

Ey kulum! yeryüzünü mamur et, sevgi ile doldurup, güzelleştir. Çünkü çokluk aleminde olgunlaşıp, geri tek olmak için, bana döndürüleceksiniz.

Seni yeryüzü denilen yeni bir mekanda yaşarken deneyip sınamak için yaratıyorum. Yani seni yeni bir hayata gönderiyorum. Orada benim istediğim gibi yaşayıp yaşamadığını, kulluk sözleşmesinde belirtilen şartlara uyup uymadığını tespit etmek üzere yaratıyorum. Sonra geri bana döndürülüp, hesaba çekileceksiniz ! diyerek uyarı da bulunuyor.

Bunları öğrenip yerine getirmemiz için de, okumamızı emretmiştir. Bu yüzden de Allah, neyi, nerden, nasıl okuyacağımızı bildirmiş. Ancak bunu herkesin kolaylıkla anlayıp kavrayabilmesi için de demiştir ki, bu kitap her iki dünya için, senin hayat rehberin, onu iyi oku ki; hem bu dünyayı hem de ahireti kazanasın. Bu kitaba uygun doğru dürüst yaşayabilmen için bir de sana örnek olarak Resul gönderiyorum. Kitabı O’nun gibi okuyup öğren ki; ifrat ve tefrite yani aşırılıklara kaçmadan sen de O’nun gibi dünyada yaşamaya çalış. Seninle evvelde yapmış olduğum kulluk sözleşmesini yerine getir. Geri bana döndüğünde dünyada isteğim üzere güzel yaşamış olmandan dolayı ahiret hayatın için benim rızamı kazanmış olacaksın. Dolayısıyla her iki dünyada da aziz ve mutlu bir kul olursun.

Ayrıca da bana dost olarak gelirsin. Böyle bir hayat sürdürüp gelen kuluma vereceğim mükafatı, kullarımın düşünüp hayal edemeyecekleri kadar çok olup, sınırsız verileceğini vaat ederek, buyurduktan sonra.

Dünya hayatı tez gelip geçer. Şayet buyurduğumun aksine bir hayat tarzı sürdürüp gelirseniz, o zaman da verilen görevleri yapmamaktan dolayı da hiçbir zaman, hiçbir şekilde sorumluluktan kurtulamayacağımızı kesin ifade ettikten sonra. Verilecek cezanın nispet ve oranını da elbette yine kendisinin tayin ve tespit edeceğini bildirerek uyarıda bulunur.

Kulu ile yapılan sözleşmeye uygun olarak, kulu için akıl cevherini yaratan Allah, her kuluna ayrı ayrı dünya yaşantısındaki, görev ve sorumluluklarını yerine getirmelerine yetecek kadar da akıl vermiştir.

Allah adildir. Hiç kimseye taşıyamayacağı, gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez. Adaletinin gereği olarak, kulunu muhatap kabul edip, onunla fıtri sözleşme yapmıştır.

Buradan çıkarmamız gereken ders. Allah adaleti gereği bütün yarattıklarının belleğine bu bilgileri daha önceden verip kaydederek, yerleştirip, yüklemiştir.

Allah yarattığı bütün varlıklara, kısacası çokluk denilen, yaratılarak teklikten gelen, tekamülden sonra geri dönecek olan bu alemdeki toplulukla daha önceden kendi öngördüğü tekamülün gerçekleşmesini sağlamak için, bunları yaratırken bunlarla yaptığı (fitri) yaratılış sözleşmesine uygun her yarattığı mahlukata, bunlara insanda dahil bu yolculuktaki görevlerini bir fiil yerine getirmelerine yetecek kadar hepsine bir yada ayrı, ayrı yetenek beceri, hüner vermiş. Bunların dışında ayrıca insana bir de akıl, gönül, düşünce marifet, aşk vs. gibi şeyleri de esirgemeden vermiştir.

Bütün yarattıklarından (çokluğu kastediyorum.) (verdiklerine karşılık) görevlerini eksiksiz yerine getirmelerini istemiş. Bunu sağlamak için insanı kendisine yer yüzünde halife seçip, sorumlu tutmuş. Ayrıca İçlerinden birisini peygamberlikle onurlandırıp, sorumluluk vermiş. Sorumluluğu yerine getirme nispetinde ödülde mükafat da o oranda büyük olacaktır denilmiştir.

Allah’ın emrine uygun yaşayan kulların meleklerden bile üstün olacakları bildirilmiş. Her şeyin zıtlık kuralı çerçevesinde gelişeceğinden, verilen görev ve sorumlulukların yerine getirilip getirilmemesi halinde de ödül yada ceza verileceği bildirilmiş.

Doğada bulunan bütün ilmi bilinmezlerin, insanlar tarafından zaman ve mekan içinde aşama aşama öğrenilecek olmasından dolayı, tekamülün de bu şekilde bilgi yoluyla gerçekleştirilip tamamlanması için insanoğluna akıl verilmiştir.

Allah’ın insana verdiği akıldan dolayı değerinin büyüklüğüne en güzel örnek, kulu Hz. Muhammed’dir ki; bu yüzden kendisine O’nu Resul seçmiş. Adının da dünyada ve cennette kendi adıyla birlikte söylenilip, yazılmasını, zikredilerek anılmasına en büyük işaret “Kelimeyi Tevhid” olduğunu hepimiz biliyoruz. “La ilahe illallah Muhammedün Resulüllallah ” diyerek insanın kendi yanında şereflendirildiğine kanıtdır. Anlamı da “Yok Allah’tan başka ilah, İlahın elçisi (kulu) Muhammed “ anlamındadır.

Demenin yanı sıra, bir de şu anlamla yüklü olduğunu da düşünebilir miyiz?

* Birlenme. Geri BİR olma, Allah’tan yani, teklik aleminden yaratılarak gelen çokluğun terbiye edilip, olgunlaştırılmış olan şekliyle Allah huzuruna geri BİR olmak için varması. Kısacası çokluk aleminin, geri teklik alemine dönüşü için verilmiş bir işaretin şifresidir diye bilir miyiz.

Her iki dünya için de Muhammed’i ahlak, bizlere örnek gösterildiğine göre. Tekamüldeki olgunluğun tamamlanması için, Tekamülü tamamlanmadan ahiret hayatına göç edenlerinde Muhammed’i ahlak seviyesine gelinceye kadar. Ahirette de bunların terbiye edileceklerini söyleyebiliriz.

Muhammed adının Allah’la birlikte söylenip, anılmasının anlamı, hem bizlere örnek bir kul olması, hem de AKSENİ TAKVİM üzere yaratılmış simge bir kul, resul olduğudur.

Allah bununla bizlere diyor ki, işte size dünya için ahlakı, ahiret için tekamülünü tamamlamış örnek bir kul, Hz. Muhammed diyor. Dünya ve ahiret hayatı için (Ahseni Takvim üzere) tam kıvamında yaratılmış insan.

Bu yüzden O’na değer kıymet verip her şeyini tas tamam, kıvamında, Ahseni Takvim üzere, noksansız ve eksiksiz yarattığını buyurmuştur.

Buyurduklarının yerine gelmesini sağlaması için. İnsanoğluna en kıymetli cevher olarak yaratıp verdiği şeyin AKIL, kainatın aslının bilgi olduğunu bildirdikten sonra. Bana yakınlık ancak takvada diyerek, her şeyin akıl marifetiyle çözüleceğine işaret ediyor.

Terbiye yoluyla olgunluğa kavuşulup BİR olunacağını bildiriyor. Allah vahye uyup, ilim öğrenmeyi sadece akıl sahiplerine buyurduğundan, birlemeye giden tekamül yolundaki sorumluluğu da sadece aklı olanlara yüklemiştir.

Peygamberin mükemmel ve eksiksiz yaratılışının en büyük sebebi, her şeyin onun öncülüğünde olacağından dolayı, O’na verilen her şey tas tamam, eksiksizdir.

Aklın önem ve büyüklüğü düşünce ve hayal yoluyla her şeyi anladığı kadarıyla kavrayıp, kapsamaya çalışmasındadır. Allah’ın izin verdiği ölçüdeki şeyleri kavrayamayan, bilmeyen anlamayan vs. akıl sahibi birisi olsa. Nasıl götürecek insanlığı tekamüle .

Gittiği yeri, yolu bilmeyen akıl sahibi. Nasıl kılavuzluk yapacak. Nasıl götürecek insanlığı sıratı mustakime. Allah huzuruna.

İşte cevabını vermemiz gereken, soruların bunlar olduğunu düşünüyorum.

Hz. Muhammed, Alemi Ervahta kendisi ile yapılan kulluk sözleşmesi gereğince daha peygamber olmadan önce bedenen ve ruhen benliğindeki bütün olumsuzluklardan arınmış. Bütün güzellikleri bünyesinde toplayıp saflaştırmış. Arı duru bir gönle sahip. Olgun bir ahlak seviyesine erişmiş. Kemal noktasında kristalize olmuş bir insandır. O, artık. Böyle yüksek dereceye ruhen ve bedenen hazırlanıp gelen bir insanın, belleğine evvelden yüklenip kaydedilmiş olan VAHYİ gönülden alıp, okuyup algılama vakti ve zamanının gelmiş olduğunu bilen Allah.

Cebrail As. vasıtasıyla Hz. Muhammed’e “ Yaratan Rabbinin adıyla ‘OKU’ “emrini vermiştir. bunun en açık anlamı ise, Allah tarafından yukarda bahsettiğimiz özelliklerde ki tekamülü daha ruhlar alemindeyken tas tamam yaratılmış olduğundan.

Muhammed’in yaratılış sözleşmesi gereğince zamanı gelince okuyup, öğreneceği bilgilerin tamamının hafızasına, belleğine, dimağına, hayal ve düşüncesine elbette önceden yerleştirilmiş olmasına rağmen. Hz. Muhammed’e oku denilince kendisini hala diğer insanlar gibi hissettiğinden (O ana kadar elbette bazı duyu ve his organları kuvvetli olmuş olsa bile, henüz tam anlamıyla kullanmasını bilmediğinden) olacak ki; ben okuma bilmiyorum diyerek Cebrail AS.’ a karşılık vermiştir. Bunun üzerine Cebrail AS. Allah’ın emri üzerine Hz. Muhammed’i sıkarak, ( fıtratta) yaratılışta yapılan sözleşmeyi hatırlamasını sağlayan bir enerji verir. Verilen bu enerji ile korkup titrer. Kendisine geldiğinde üçüncü “Oku” emri ile karşılaşır. O, yine okuma yazma bilmediğini, bilse bile o sırada yanında okunacak her hangi kitap vs. gibi bir şeyin bulunmadığından neyi nasıl okuyacağını düşünürken, bir anda her şeyi kendinde araması gerektiğini düşünür. Her şeyin insanda mevcut olduğu aklına gelir. Özüne döner. Allah’la kendi arasında ruhlar alemindeyken yapılmış olan hem kulluk hem de peygamberlik sözleşmesindeki görev ve sorumluluklarını bildiren şartların belleğinde yazılı ve kayıtlı olduğunu hatırlayarak gönülden gördüklerini okumaya başlar.

Yani belleğinde bulunanı okumak için aklını işletmiş. Yine aklı marifetiyle hayal ve düşünce gücünü kullanmış olacak ki, geçmişte belleğine yazılmış olan Kur-anı bu şekilde hatırlayıp okuduğunu bana da yol gösterici aklım düşündürüyor.

İnsan ne ararsa kendinde aramalı. Çünkü O, kainatın özü, çekirdeğidir. Her şey onda mevcuttur. O’da özüne dönmüş. Özünde olanı bu şekilde hatırlayıp okuduğunu, okuduğu ayetleri önce kendisi tekrar, tekrar okuyarak düşünmüş. Hafızasını yenileyerek, ayetlerin anlamlarını yaşadığı devri de göz önüne alarak değerlendirmiş. O günden kıyamete kadar geçecek olan bütün zaman ve mekanlarda hem güncelliğini hem de evrenselliğini o günkü gibi koruyacak olan vahyin Allah emri olduğu göz önüne alındığında o günkü konuların anlaşılıp ezberlenmesinin ayrıca kendisine büyük kolaylık sağladığını düşünebiliriz.

Üstün zekada yaratılmış olmasının verdiği avantajı aklı ile birleştirerek çevresine ezberinden okuyup yaydığını artık herkesin bildiğini sanıyorum. Allah tarafından Kur-an insanlara bir kılavuz, bir hayat broşürü olarak gönderilmiş olduğundan, insanların kolay anlayıp, tekamül yolunda doğru yaşamalarını sağlamak için. Zaten her insanın belleğine işlenmiş, mevcuttur.

Aksi takdirde, BİR olmak için, Allah’a terbiye edilerek geri dönmemizin, bize verilen bu cüzi akılla mümkün olamayacağını. Marifetsiz, aşksız, hünersiz, bize verilen bu cüzi aklın, kesinlikle bu hikmetli sırra ermeyeceğini düşünüyorum. Zaten bu şekilde olmamış olsaydı. Mükemmel yaratılmış olan peygamber bile, okuduğunu anlayıp, anlatamazdı diye düşünüyorum.

Bu insanlığa Allah tarafından verilmiş bir ihsan, bir lütuftur. Vahyin inişinin de böyle olduğunu, insan için bellekte bilgi toplayarak ilim etmenin, doğru bilgi öğrenmenin de böyle olduğunu düşünüyorum.

Zaten vahiy de bir ilim değil mi? öğrenmeden kim neyi yapmış ki!

Elbette her şeyden önce aklım bana Allah’a sığınmamı. Ondan yardım dileyip, tevekkül etmemi ister.

Allah cümlemizin yardımcısı olsun.

Ama ben burada sizlere birkaç şeyi söylemeden geçmeyeceğim. Çünkü, kendimi Allah’a ve sizlere karşı sorumlu hissediyorum. Bu yüzden de bütün insanların hoş görüsüne sığınıp, sevgi ile seslenmek istiyorum.

Ne olursunuz ? Allah için, Allah aşkına, kendiniz için burayı tekrar tekrar okuyunuz. Beni anlamaya çalışınız.

Size yaratanın en büyük hediyesi aklınızdır. Sizlere her iki dünya hayatını kazanmanız için verilmiştir. En büyük zenginlik olarak hikmeti, ile yaratıp bizlere de nimet olarak başımıza taç ettiği en kıymetli varlığımız cüzi aklımızdır. Ne olur iyi kullanalım. Sakın ola hiç kimseye kiraya verip teslim etmeyelim. Daima en üst sevide kullanıp, düşünerek karar veren biz olalım. Çünkü Allah’la aramızda bire bir yapılmış (kulluk) yaratılış sözleşmemiz var. Bu sözleşmeye bizden başka kim uyup yerine getirir. Bizden başka bizim için kim doğru ve güzel uyum sağlayıp, bizim için yaşar.

Hiç düşündünüz mü? Seni senden başka kim tekamüle erdirip, O’na götürebilir. Şu yalan dünyada sağ gözünden sol gözüne fayda yokken. Bunu senin benim için kim düşünür. Kim yapar. Bunu bir değil bin defa düşünmenizi, Allah için, sizlerden istirham ediyorum. Hatta bununda ötesinde sizlere yalvarıyorum. Ne olursunuz ! Allah’ın sizlere vermiş olduğu aklı, kendiniz kullanınız!

Ey Adem! geçmişten ders alarak yaşasana.
Aklın yolu bir, doğruyu gösteren Hak sana.
Danışmadan akla, gitme sakın, nefsten yana.
Sonra başını, taştan taşa vursan, kaç para.

Allah kuluna, ezelde kötü kader yazmaz.
Kul olarak, ilim ihlasla, doğru yaşarsa.
Asi kula da, merhamet, ihsanda bulunmaz.
Nedamet duyup, ihlasla doğru yaşamazsa.

Bilgiye kapalı olmayınız. Her zaman bilgili olunuz. Çünkü bütün çokluk alemine ait olan her bir parçanın tekamülü, hepimizde azıcık bulunan o küçücük beyinlerimizdeki bilgilerde saklıdır. Tekamülün gerçekleşmesi için, ancak bu bilgilerin ortaya çıkarılıp, biriktirilip değerlendirilmesiyle sağlanır. Çünkü yaratan hepimize kıymet verip özen göstermiş. Her birimizin beynini güzelleştirip değişik bilgileri gizleyip hazine gibi saklamış.

İnsanoğluna kendisinden güzellik katarak kainatın çekirdeği olarak yer yüzüne göndermiş.

Allah’ın biz kullarından istediği ise; Sonunda hepimizin bir buğday başağı gibi olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bunun içinde insanların öncelikle akıllarını kullanmalarını, okuyup, yazmalarını, bilgiyle donatılıp eğitilmiş olarak, Hz. Muhammed ahlakı ile ahlaklanarak toplum içinde yaşamamızla mümkün olabileceğine inanıyorum.

Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Biz sadece bize verilen akıl ve aklımızın elde ettiği bilgimiz ölçüsünde düşünüp akıl edebildiklerimizi yazıyoruz. Niyetimiz salih, amacımız insanları düşünmeye sevk etmektir.

YA RESUL ALLAH

Elhamdülillah inandık diyoruz.
Neye inandığımızı bilmiyoruz.
Yaşarken kendinden utanmayanları gördükçe,
Hiç birimiz doğru yaşamıyoruz, Ya Resul Allah.

Bedenleri üzerinde baş taşıyanları,
Düşünüp akıllarını kullanmayanları,
Bize öğüt veren yalancıları gördükçe,
Hiç birimiz doğru yaşamıyoruz, Ya Resul Allah.

Yarattığın kulu, küçümseyip hor görenleri,
Kainatın çekirdeği insan, özü sevgi bilmeyenleri,
Kendinden başkasını sevmeyenleri gördükçe,
Hiç birimiz doğru yaşamıyoruz, Ya Resul Allah.

13.11.2002
Cahit KARAÇ

Advertisements