YARATILIŞ, KAİNAT VE İNSAN (1.)

YARATILIŞ:

Allah cemalini seyretmek için alemleri, alemlerin çekirdeği, özü olarak da, insanı yaratıp var etmiştir.

((((Ancak, yaratılışta her şeyin bir ilki, bir başlangıcı vardır. O, ilk bir, başlangıcı oluşturan Allah’tır. Hiçbir ilkin eşi, benzeri dengi yoktur. Çünkü O ilk’tir. İlk olduğu içinde O, hiçbir şeye benzemez. O, tektir. Bir, tek olduğu için de ilktir. İlk demek O’ndan öncesi olmayan demektir. Öncesi olmayan doğal olarak sonlu da olmaz. Demek ki, her şey O’nunla (O, Bir’le ) başlar. (O, Bir’le de) O’nunla da son bulur. O sonlu olmadığına göre her şeyin başı ile sonunu O, oluşturur. O’nun oluşturdukları da her zaman ilk ve tektirler. Onlar her zaman özeldirler. Çünkü onlar her bir varlığın aslını, özünü, türünü oluştururlar. Bunlardan oluşanlar ise hep birbirinden çoğalan, birbirinin benzeridirler. Onun için onlar çokluğu oluştururlar. Tıpkı bir anadan doğan kardeşler gibi. Ormanda çoğalan ağaçlar, taneden oluşup, çoğalan harmanlar gibi. halbuki her birinin aslı yine O, birin birine dayanır. Çünkü her şey O, ilkten sonra oluşur. O, ilkten, birden sonra oluşanlar O, birin oluşturduklarıdır. O birin oluşturduğu her şey çokluğu oluşturur.

İlk olan öncesiz olduğu için O; hiçbir zaman, bilinmez. Çünkü O, zaman ve mekana sığmaz. Zaman ve mekansız olan bir varlıkta asla zamanlı ve mekanlı bir varlık tarafından da bilinip, tanınıp, tarif edilemez. Çünkü mekansız ve zamansız olan varlık, mekanlı ve zamanlı olan her varlığı kuşatıp kapsamıştır. Kuşatılıp kapsanmış bir varlık, kendisini kuşatıp kapsayanı nasıl tanıyıp tarif edecek. Bu akıl üstüdür. Akıl dışıdır. Onun için kuşatıp kapsayan varlığın tanınması, tarif edilmesi kuşatılıp kapsanmış bir varlık için imkansızdır. (Bu şuna benzer. Üzeri yedi kat değişik şeyle örtülüp kapatılmış büyük bir mekanda kapalı kalmış bir ana düşünün. Bu ana o mekanda bir çocuk doğursa. Doğurduğu çocuğa o mekan hakkında anası yeterli bilgi vermemiş olsa. O çocuk doğduğu o mekan hakkında ne kadar bilgi sahibi olursa. Bizler bu yaşayıp var olduğumuz evren hakkında ancak sonradan bize verilen aklın kullanılıp çalıştırılması oranında bilgi sahibi olabiliriz. O da yine kesin olmaz. Önceleri zanna dayanır. Verilen ömür yeterse belki o zaman kesin bilgiye ulaşılabilir. Buda birkaç nesilde ulaşılabilecek bir şey değildir.)

İlk varlık, öncesiz olduğu için, başlangıcı da yoktur. başlangıcı olmayan varlık elbette başlangıcı olan bir varlık tarafından bilinmez. Ondan sonrakiler bilinir. Çünkü onların bir başlangıcı bir de sonları vardır. İlkin başı ve sonu bilinmediği için, bilinenden öncesi ve sonrası aklı sahibi için zaten anlamsızdır. Anlamsız olanda zaten sağduyulu akıl sahipleri için boştur. Boş olan şey ise, anlamsızdır. Değersizdir. Değersiz olan ise içi boş bir hiçtir. Yani sıfır (O) demektir. İlkten, birden önceki sıfırın da zaten hiçbir sayısal değeri yoktur.

Demek ki, bir hiç olandan da zaten hiçbir şey olmaz. Oluşmaz. O halde hiç olanın da içi boştur. Boş olanda anlamsızdır. Bir şeyin değerli olabilmesi için o şeyin her şeyden önce var olmasının yanı sıra aynı zamanda da her şey yok olduktan sonra da o bir şeyin yine var olması gerekir. Çünkü başlangıçta var olan O, tekse, ondan sonrakiler çifttir. Çokluğu oluştururlar. Her biri O tekin oluşturduğu birden oluşurlar. Sonra çoğalırlar.

Hiçbir ilkin eşi, benzeri asla olmaz. Çünkü her ilk benzersizdir. Onun benzeri, benzerleri tarafından yapılamaz. Dolayısıyla benzeri olmayan her şey kendi gibi benzer olmayana benzer. O’ndan sonra oluşur. yada O’nun tarafından da oluşturulur. Tıpkı benim, senin, onun gibi.

Bizler benzersiziz. Hepimiz O, bire benzeriz. Ama aynı zamanda bizler birbirimize de benzeriz. Çünkü hepimiz O, birden, O, ilkten olduk. Çünkü o; ilk bizim hiç birimize benzemez. Ama O, birden olan bizler, hep birbirimize benzeriz. Çünkü hepimiz O, birden oluşan insanlarız. O birden olan her benzersiz tek, kendi benzerinden oluştuğu için yine hepsi de birbirine benzer. benzer olarak da çoğalırlar. Sonunda hepsi O, birin, ilkin benzeri olurlar. (yani O’nun ışığında oluşan gölgeleri misali.)

İlkin, birin eşi benzeri olmaz. Çünkü O, hiçbir şeyle değerlendirilip kıyaslanmaz. Çünkü birdir. Tektir. Ondan sonrakiler hep birbirine benzer olurlar. birbirine benzer olanlarda birbiriyle kıyaslanırlar. Değerlendirilirler.

İlk olan, tek olan, bir olan hiçbir şeyle kıyaslanıp değerlendirilmez. Çünkü onun ölçüsü yoktur. ölçüsü olan çok olandır. Çok olanın tek olanın yanında değeri de azdır. Bir, tek olanın değeri, kıymeti bütün çokluktan, çok olandan daha çok kıymetli ve değerlidir. Çünkü O, hem öncesizdir. Hem de sonrasızdır. O diğer çoklar gibi hem var olup, hem de yok olmaz. O, sabit ve daimdir. O, her çokluktan önce vardı. Her çokluktan sonrada var olacak.

Varlıkların ilkten oluşup çoğalmalarını gösteren 1. çizelge.

——-à0, 1,2,3,4,5,6,7,8,9 ,….& şeklindedir. Çoğalmayı gösteren sol baştaki sıfırın (O) hiçbir sayısal değeri yoktur. Birbiri arkasına sıralanmış rakamların başında olmuş olsa. Ancak sayısal sayıların çoğalacağını yada çokluğunu gösterir. Onun için doğal sayı 1 ‘le başlar. Sıfırla sayı başlamaz.

0,1,2,3,4,5,6,7,,8,9…..& <.———–

Sonlanırken de, yine sıfırın hiçbir sayısal değeri yoktur. olmadığı için de 1 den sonra son bulur. Biter. Sıfırın sayısal değeri olmadığı için bir den sonra okunup söylenmez. Çünkü değersizdir.

Demek ki, tüm varlıklar ilk (1) başlar. . (1) denilen ilkte de biter.

Sol baştaki (O) sıfırın içi boş bir hiç olduğu için sayısal değeri de bir hiç’tir. hiç olan bir şey başlangıcı da, bitişi, sonu da oluşturmaz. Çünkü bir hiç olan, içi boş olan, hiçbir anlam ifade etmeyen, anlamsız olan bir şeyin ne değeri, ne de kıymeti olur. onun için sol başa konulan sıfır hiçbir gaileye alınmaz. Değersizdir.

O halde her şey bir (1) denilen ilk sayısal değerden başlar. Bir (1) denilen son sayısal değerde de son bulur. Biter.

Kısacası onu var edip yok edecek solda başka bir sayı olmadığı için yine o (1) bir sonsuzdur. Ebedidir.

Bütün ilkler kendine benzer. Başka bir ilke benzemezler. Çünkü o tekdir. Onun için o ilk, başka hiçbir ilke benzemez. Benzer olanlar O, ilkten oluşup çoğalanlardır. Yani O, ilkin oluşturduğu çoğullardır.

İlk tekdir. O, hiçbir ilke benzemez. Ayrıca bütün ilkler de kendi ilkinden başka hiçbir ilke benzemezler. Benzerleri ancak o ilkten oluşup çoğalanlardır. (aynı türden bahsediyoruz. Aynı tür kendi türündeki çoğulu oluşturur. Ana kız. Baba oğlan misali.))))

YARATILIŞIN GAYESİ:

İnsanı, yaşattığı zaman ve mekanda verdikleri ile deneyip sınayıp, imtihan ederek olgunlaştırıp, başlangıçta aklî ve ilmî kudretiyle murat ettiği “Lâ ilâhe illâllâh” denilen tevhidi (tevhit projesini) gerçekleştirmek için, yarattıklarını en sonunda derleyip toplayarak, (Her şeyin başı ile sonunu bir etmeye, aslına rücu ettirmek için) onlardan kemal noktasında (eksiksiz, noksansız), birleştirilmiş bir bütün elde etmek için yaratmıştır.

Bu derecedeki bir olgunluğa ulaşmayı başaran kullarını ödüllendirip, mükafatlandırmak için bir ömür boyu onları bu merakla yaşatırken, yine onlardan içinde bulundukları bu zor durumdan ancak, vahyettiği nasihatlarını akledip okuyup düşünerek doğru yönde irade oluşturup (Aslına benzer gölge olmak için çalışıp) yaşayan kullarına, kendi cemalini çıplak gözle görüp, temaşa edeceklerini (seyredeceklerini) müjdelemektedir.

Ancak, cüzi akılla yaratılmış olan insanlık alemi için, yaratılışında bundan daha büyük, bundan daha karmaşık bir gizlilikle saklanmış başka bir hikmete sahip olan bundan gayrı sır mı olur ?

O halde bizlere düşen en büyük görev. O’nun bu hikmet dolu sırrına dünyada yaşarken erişip ulaşmak isteyen her kesin, bu mükafatı kazanıp elde etmesi için, her şeyden önce kendisine verilen aklı, en iyi şekilde kullanıp değerlendirmesi gerekir.

Aklın, en iyi şekilde kullanılıp değerlendirilmesi de yine size verilen akıl ölçüsünde olacağından elbette sizin yapmanız gereken, sadece neden ve niçin yaratıldığınızı akletmek için okuyup düşünmeniz gerekecek. Siz düşündükçe daha fazla okuyup akledeceğinizi düşüneceksiniz. Akledip düşündükçe de daha doğru yönde irade oluşturacaksınız. Oluşturacağınız iradeniz doğrultusunda da daha doğru kararlar alarak kullanmasını öğreneceksiniz. Her aldığınız doğru kararda hayatınız kolaylaşacaktır.

Ancak, bunların hiç biriside zamanla size yetmeyecektir. Yetmediğini hissettiğiniz an, sizde hayatın akışı içerisinde eksikliklerinizi gidermek için öğrenmesini öğreneceksiniz. Bu şekilde sizin kendinizi yetersiz görmeniz, sizin doğru yolda olduğunuza bir işarettir. Bu işareti alan bir insan, sürekli okuyup düşünüp akledecektir. Aklettikçe de okuyup hayatı öğrenecektir. Öğrendikçe de daha doğru yaşayacaktır. Doğru yaşanan hayat insana huzur verip güzellik katacaktır. İnsanı, gerçek anlamda insan yapacaktır.

Allah, çalışıp gayret eden hiçbir kulunun emeğini ziyan etmez. O, kuluna hak ettiğinden daha fazlasını verir. Hayır dileyene hayır. şer dileyene de şer verir. O, hiçbir kulundan hiçbir şeyi esirgemez.

Çünkü bizler O’nun, bizim için yaratıp var ettiği yer yüzünü O’nun adına mamur etmekle görevli O’nun birer temsilcileriyiz. Bizler O’na layık, O’nun yer yüzünde temsilcileri olabilmemiz için bizlerinde en azından O’nun yer yüzünde ışığıyla oluşturduğu gölgeleri gibi olmaya çalışmalıyız.

Çünkü gölge, gölgeyi oluşturan varlığın aslına benzer. Tıpkı ağacın gölgesinin onu oluşturan ağaca, insanın gölgesinin de o gölgeyi oluşturan insana benzemesinde olduğu gibi. Teşbihte hata olmasın Allah’ın yeryüzünde gölgesi olup dolaşan insanında; O’na layık bir kul, O’na layık bir gölge olup dolaşabilmesi için O’nun sıfatlarıyla sıfatlanarak en azından O’nun gölgesi gibi olup, O’nun oluşturduğu bu gölgeye benzemesi gerekmez mi?

Benzer diyorsanız. O zaman da bizlerin O’na benzemesi için O’nun nasihatlarına uymamız gerekmez mi? Hayatı tekrar tekrar okuyup, daha doğru anlayıp kavramamız gerekmez mi ? Doğru anlayıp, doğru kavranmayan bir hayat nasıl doğru ve hatasız yaşanır. Hiç düşünüp aklettiniz mi? Hiç okuyup öğrenip anlayıp kavramaya çalıştınız mı?

Tüm bunları akledip okuyup düşünmeniz için sizi yaratan her şeyden önce size akıl vermiş. Verdiği akıl oranında da neyi, nasıl okuyacağınızı, neyi nasıl anlayıp kavrayacağınızı, anlayıp kavradıklarınızı da sıratı müstakim üzere nasıl doğru hayata geçireceğinizi vahyedip nas ederek öğrenmenizi istemiştir.

Bunun için hırs, heves, gayret verip sabırla çalışmanızı, başkalarının haklarına tecavüz etmeden, ölçü içerisinde alın teri dökerek çalışıp kazanıp helalinden yiyip içmenizi murat etmiştir. Çünkü bütün yaratılmış varlıklara rızk verip yaşatan. yaşatırken onları halden hale sokan hep O’dur.

Emeksiz kazancın er yada geç, eninde sonunda mutlaka insanlığa zarar vereceğini bildirmiştir. Çünkü insan eliyle doğanın ruhuna aykırı yapılan her iş, her şey doğaya ve evrene zarar verirken farkında olmadan içinde yaşayan insanlığa da zamanla zarar verir.

, atmosferdeki ışıksal enerjiye bağlı oluşan hava akımlarıdır.

İnsanlık için, yaratılışta bundan daha büyük sır, daha büyük hikmet mi olur ?

Allah rızasını gözeterek bu sırra erip, bu er meydanında buluşmak için, sabırla doğru yoldan sapmadan, çalışıp gayret gösteren, erginleşip olgunlaşan tüm Salih kullara selam olsun.

YARATILIŞ, KAİNAT VE İNSAN

YARATILIŞ:

Allah cemalini seyretmek için alemleri, alemlerin çekirdeği, özü olarak da, insanı yaratıp var etmiştir.

YARATILIŞIN GAYESİ:

İnsanı, yaşattığı zaman ve mekanda verdikleri ile deneyip sınayıp, imtihan ederek olgunlaştırıp, başlangıçta aklî ve ilmî kudretiyle murat ettiği “La ilahe illallah” denilen tevhidi gerçekleştirmek için, yarattıklarını derleyip toplayıp, (Her şeyin başı ile sonunu bir edip, aslına rücu ettirmeye yönelik) kemal noktasında birleştirilmiş bir bütünü oluşturmak için yaratmıştır.

Bu olgunluğa ulaşmayı başaran kullarını ödüllendirip mükafatlandırmak için onları bir ömür boyu merak içinde yaşatmıştır. Daha sonra da sabredip kendisinden istenilen olgunluğa kavuşanların da daha sonra kendi cemalini çıplak gözle görüp, temaşa edeceklerini (seyredeceklerini) müjdelemektedir.

İnsanlık için, yaratılışta bundan daha büyük sır, daha büyük hikmet mi olur ?

Allah rızasını gözeterek bu sırra erip, bu er meydanında buluşmak için, sabırla doğru yoldan sapmadan, çalışıp gayret gösteren, erginleşip olgunlaşan tüm Salih kullara selam olsun.

Not : Allah’ın çıplak gözle görülüp seyredileceği er meydanından kastım. Mana alemindeki Allah makamı. Dünyada erginleşip olgunlaşan ruhların, kazanıp elde ettikleri son makam. Salih kulların Allah’ı temaşa etmek için buluşacakları yer.

Bu er meydanında Allah’ı temaşa etmek demek, bu dünyada bedenimiz üstünde taşıdığımız kafa gözü ile görüp seyredeceğiz anlamına gelmez. Zaten insan bedeninde bulunan ruhta, gayba ait her şey kayıtlı olup, zaman ve mekana bağlı ve az miktarda (cüzi) olduğu için ne gözün, ne aklın, ne de ilmin yaratanı görüp, anlayıp, kavrayıp, kuşatıp ihata etmesini, hiçbir sağduyulu akıl sahibinden bekleyemeyiz. Çünkü bu dünya da yaşayan hiçbir kul Allah’ı bu gözlerle görüp seyredemez.

Allah’ı görmek için, O’nun rızasını kazanıp, marifet ehli olmuş, bir ruha sahip olmak gerekir. Aslına rucu etmek için de zaman ve mekandan kurtularak ahiret hayatına göç eden Salih kullar kervanına katılıp kabir (kıyamet) mahşer, cennet, cehennem geçirmesi gerekir.

Çünkü Allah katında zaman ve mekan kavramları yoktur. Zaten zaman ve mekan kavramları bu dünyadaki cismanî varlıklar için geçerlidir.

Bu nedenle de zaman ve mekan sınırlamasından kurtulup mana alemine geçen Salih kulların ruhları elbette Allah’ı görüp seyredeceklerdir.

Zaten ruhlar, yer yüzündeki insan bedenlerine girmeden önce, Allah tarafından muhatap kabul edilerek huzura çağrılıp, bire bir kendileri ile alemi ervahta (ruhlar aleminde, yada ruhların bezendiği alemde) yaratılış sözleşme denilen ahdi vefaya bağlı fıtri sözleşme imzalatmıştır. Bu yapılan sözleşme aşamasında, her kulun mana alemindeki ruhu, zaten Allah’ı görüp, O’na söz verip huzurundan ayrılarak, gelip bir bedende can bulmuşlardır.

KAİNAT ve İNSAN :

Kainat ve insanı tanımadan önce, bizleri sınayıp imtihan etmek için yaratan yüce Rab’bimizin rızası için, her şeyin yaratıcısı olan Allah’ı, O’nun bize verdiği akıl ölçüsünde tanıyıp, tanıtmaya çalışalım.

“Lâ İlâhe İllallâh” Yok, Allah’tan başka ilâh. / Her şeyi yaratan bir Allâh. / Her şeyin başı ile sonu (O’nunla) bir olacak. / O’nu hep BİR bilenler baş tacı olacak.

Çünkü Allah kainat içinde saklıdır. Onun için Allah katında Kainat, ilim demektir. İlim ise kainatı okumaktır. İnsan kainatın özü, çekirdeği olduğuna göre ilim yapıp kainatı okuyup öğrenen sağduyulu herkes, er geç kendini öğrenip bilip tanıyarak Allah’a varır. / Allah’a ulaşır.

ALLÂH:

Her şeyden önce yüce yaratıcımız Allah’ı tanıyıp sevmeye çalışalım.

Allâh’ı ; Verip – Alan. Kendinden öncesi (evveli) ve sonrası olmayan. Alemleri ve içindekilere ait çokluktan sayılan (yarattığı) yaratılmış bütün varlıkları kendisine (lâyık) ait has özellikte, buyruğuna uygun her hareketi yapıp edici, hüner ve marifete sahip, evvelde (ezelde) yaratıp var ettiği katındaki (ruhtan) öz’den, çokluk denilen dünya – alem içindeki her bir parçayı, bu öz ile olgun sonda birlenip bir edilecek bütünün parçaları olarak yaratıp, sonra da bütün yarattıklarını zaman ve mekana bağlı tekamül evreleri içinde, kendi İlâhî iradesindeki ilmi hüküm gereğince, murat ettiği başlangıçtaki ilahi kudretin evvelde koyduğu kader prensibine uygun olarak olgunlaşmalarını sağlamak için, bu büyük oluşun ve oluşumun başı ile sonunu bir edecek olan. Yaratılmış (çokluktan sayılan) bütünün içindeki (bütün alemlerdeki) her bir parçayı sebeplere bağlı birbiri içinde halden hale sokup terbiye ederek, birleştirilmiş bir bütünü oluşturmaya yönelik bu büyük sirkülasyon içindeki oluşumu sağlayarak, olgun son denilen başlangıçtaki başa, bütün yaratılmışların geri dönüşlerini sağlayacak olan ilâhî yüce gücün, akli ve ilmi kudret ve kuvvetin adı diye tanımlıyorum.

Çokluk alemindeki bütün oluşumlar, Allah katındaki teklik aleminde başlayıp, (çokluk alemi denilen) dünya – alemde ilahi kudretin ilmi hükmüne bağlı olarak devam ederek, başlangıçtaki murat edilmiş olan, bir bütünün oluşmasına yönelik, , olgun sondaki “La ilahe illallah” denilen tevhid gerçekleşinçeye kadar, birleyip bir etmedeki oluşum devam edecektir.

Bütün alemler, ilahi kudretin ilmi gücü ile, doğal hayat içinde terbiye edilerek, ilahi kader hükmüne uygun olarak kendilerinden istenilen olgun sona doğru akıl yada şuurlarıyla ilerlerler.

Bu ilerleyiş sonunda her şey aslına döneceğinden, bütün yaratılmışlar isteseler de, istemeseler de olgunlaşmak için bu yolda ilerlemek zorundadırlar. Yaratılmış bu çokluk alemindeki hayat suyun akışına benzer. Tıpkı ırmaktan akıp giden suyun, tekrar sizin durduğunuz noktadan bir daha akmamasında olduğu gibidir. İnsanlar daima bu bilinçle yaşamalılar. Allah, hiç kimseye iki kere yaşama fırsatı vermez. Dolayısıyla da sonradan keşkeler, hiç birimiz için, hiçbir işe yaramaz. Onun için bir an önce derlenip, toparlanmalıyız. Bir vücudun azaları gibi olmaya çalışmalıyız. Çünkü yarın manevi alemde bir bütün olarak O’na kavuşup, O’nunla hem hal olup, ahrette O’nunla ölümsüzleşerek, mutlu olup, huzurlu yaşamak istiyorsak, şimdiden bir olmak için çalışıp çaba göstermeliyiz.

Bütün bu oluş ve oluşumlardaki işin sırrı, hikmeti ilahisindeki en büyük sebep, insanlığın gelecekteki, kendi varlığına kendi eliyle, kastedip son vermesini, intihar edip, yok oluşunu önlemektir.

Çünkü Allâh’ın “ol” emri ile başlayan bu hayat içindeki olgunlaşma sirkülasyonundaki bütün oluşumlar, kul ile yapılan yaratılıştaki (fıtri) sözleşmesindeki kayıtlara uygun olarak kuluna verilen akıl kadar, kulundan yaşarken erginleşip olgunlaşması istenir.

Çünkü dünyaya gelip giden, (Hiçbir varlık ne boşuna yaratılmıştır. Ne de başı boş bırakılmıştır.) her insan, yaşadığı zaman dilimi içindeki mekanda, olgunlaşması için dünya nimetleri ile imtihan edilerek denenip sınanır. Sonunda da test edilecektir.

Dolayısıyla her kulun ruhuna ait olgunlaşması, yapılacak olan imtihan da kulun yaratıldığı zaman ve mekan sirkülasyonu içinde yapılır. Çünkü bu oluşumlar kıyamete kadar sürecektir.

Çünkü edilen imtihanlardan maksat, insanı kemal noktasına ulaştırmaktır.

Kainattaki bu oluşum ve olgunlaşma, Allah’ın evvelde, kendisi için layık görüp, takdir ettiği, “La ilahe illallah” denilen tevhid’i gerçekleştirinceye kadar devam edecektir.

Bu aşamadaki oluşum, ilah tarafından evvelde takdir edilmiş olan, bütün yaratılmışların bir bütün olduğu, olgun sondaki olgunlaşmalarının son merhalesidir. Yaratılmışlar için manevi alemdeki ulaşılabilecek en son noktadır.

İnsanlar bu noktaya, dünyada yaşarken, Allah rızasını gözeterek, yapacakları hayırlı işlerle, ulaşabilirler.

Geçmişin, yaşadığımız anın yani günümüzün, geleceğin tek sahibi Allah’tır. Bu zaman dilimleri içinde bize düşen, sadece yaşadığımız andır. Onun için, bizler de içinde bulunduğumuz anı çok iyi değerlendirmeliyiz. Çünkü o anda ne yaparsak, yapalım o yanımıza kar ya da ziyan olarak kalacaktır. Sonunda herkes yapıp ettikleri ile yüzleşecek. Sonra utanmamak için her anı güzel yaşamalıyız.

O’nun yarattıklarını O’nun için sevmeliyiz. O’nun içinde yardım etmeliyiz. Benliğimizi bencillikten kurtarmalıyız. O yüzden daha dünyada yaşarken derlenip toplanıp bir bütün olmalıyız. Adeta bir kemik gibi, bölünüp parçalanmayan bir bütün olarak yaşamalıyız ki, O’nun yakınlığını, rızasını kazanıp, dost olalım ki, Allah bizlere yardım edip, merhamette bulunsun. Bizleri yaratıp var ettikleriyle de ödüllendirsin.

Yok şayet bizler iyi niyetten yoksun, insanlıktan uzak yaşamaya devam edersek, Allah da bizlere acıyıp merhamet etmez. Şayet bizler yarını, bu günden daha güzel yaşamak için gayret gösterip, çaba sarf etmezsek şayet, ne kadar çok ibadet edersek edelim. Ne kadar çok, el açıp duada edersek edelim. Allah asla dualarımızı kabul etmeyecektir. Yapacağımız duaların da bizlere hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü iyi niyetle, çalışıp gayret göstermeyene Allah hiçbir zaman yardım etmez.

Allah bizleri sevgi ve merhamet üzere yarattığından, yarattıklarına da bizlerden sevgi gösterip, merhamet etmememizi ister. Bir bedenin uzuvları gibi olup, uzuvların birbirine yardımcı olmasını ister. Yarattıklarına yardım edip, rızasını kazanmamız içinde bütün yarattıklarını sevip esirgeyip korumamamızı ister. Hiçbir canlı yada kuluna asla kötülük yapılmasını istemez. Yapan kullarına da asla merhamet edip, ihsanda bulunmaz. Şayet öyle yapan kullar içinde müsamaha gösterip, onlar için hala, her şeyi verip, yapıp etmeye de devam ederse, onu da çok iyi bilin ki, öyle kullarını asla koruyup kollamak için yapmaz. Ancak onları mahvedip, yok etmek için, kahrından verip, yapar.

Allah, hiç kimseyi kahrıyla terbiye edilen insanlardan yada toplumlardan etmesin.

Allah’tan dilerim, inşallah cümlemize, huzurunda toplanarak bir bütün olmanın, mutluluk ve hazzını yaşatır.

Allah bizlerin bu dünya ki, hayatımızı kolaylaştırıp, huzur içinde yaşanılan toplumlar elde edip, güzel yaşamamız için, “tevhidi” bu dünyada gerçekleştirmemizi istemiştir.

Çünkü Allah’ın bizlerden istediği sevgi, hoşgörü, birlik, beraberlik, içinde iyi niyete dayalı kardeşçe yaşanılan bir dünyada, insanlar arasında samimiyet ve dostluk oluşturmaktır.

Bu tanımlamadan sonra Allâh’ın biz insanlar için yarattığı kainatı ve insanı yaratılışları gereği akıl edebildiğim ölçüde siz okuyucularıma yazarak anlatmak istiyorum.

KAİNAT :

Kainat; Allah’ın dışındaki her şey. (Çünkü bir olan, tek olan sadece Allah’tır. Onun içinde, Allah teklik aleminden sayılır.) Yaratılmışların tamamı. Dünya – alem denilen bütün mekan ve mekandakiler. Bu mekanların içindeki her şey. Şu an yada gelecekte tespit edilmiş yada edilecek olan bütün güneş sistem ve sistemleri veya benzeri her ne kadar galaksi yada benzeri vs. şeyler varsa onların hepsi. Cennet, cehennem ve içindekiler. Melekler, cinler vs. gibi, bizlerin duyu ve his organlarımızla algılayıp gördüğümüz ve göremediğimiz varlıkların tümü. Kısacası çokluk alemi denilen alemdeki bütün sayılan, sayılmayan yaratılmışların tamamı, tümü. Buna elbette ruh’ da dahildir.

Çünkü o da yaratılmıştır. O da Allah’ın emrindedir. Allah’ın istediği yönde ve doğrultuda, O’nun istediği yerde ve mekanda, şekil, biçim ve kıvamda olgunlaşıncaya kadar tekamül denilen çokluk alemindeki olgunlaşma yolculuğuna her şey Hayy – huy şeklinde devam edecektir. Sonunda her şey olgun sona götürülüp, olgun sonda bir edilecektir.

Yaratılmış olan her şeyin başı ile sonu bir edilecektir. Bu gelişip olgunlaşma insanlarda akla dayalı ilimle, diğer varlıklarda da şuurla gerçekleşecektir. Şöyle ki, bir ip yumağı oluşturmak için, bir uçundan sarmaya başladığınız ipin er yada geç sonuna gelindiğinde, biten ipi sondaki uçtan başlayarak geriye doğru sardığınızda tekrar başlangıçtaki başa geri dönersiniz. Yani ilk sarmaya başladığınız ipin uçuna dönersiniz. İşte kainattaki bütün oluşumlar buna benzer. her şey oluşup, gelişip, olgunlaşıp, çürüyüp bozulup geri geldiği yere gider.

Bu nedenle de Allah’tan gayrı her şeyin bir sonu vardır denilmiştir.

KAİNATIN OLUŞUMU VE İNSANIN YARATILIŞI :

Allah’ın evvelde (ezelde) murat ettiği bütünü (kainatı) oluşturmaya yönelik sahip olduğu kendi akli nurunun eksiksiz oluşundaki ilmi mükemmelliğinin oluşumuna yönelik oluşan oluşuma duyduğu sevginin oluşturduğu aşktan köpürüp taşan akıl cevherinin kabarmasıyla oluşan nur denilen (ateşten oluşmuş) narın patlayıp semavata dağılmasıyla dünya – alem denilen kainatın oluşturulmasına yönelik olarak, yüce Allah, kendi mükemmelliğindeki ihtişamına, aklî ve ilmî kudretinin (eksiksiz tam oluşundaki) muhteşemliğine, iyilikteki eşsiz oluşuna, sınırsız ve sonsuz güzelliğine duyduğu hayranlığının sevgiye, aşka (muhabbete) dönüşmesi sonucu oluşan cevherlerinin özü olan cemalinden nurunu, kendi idraki gücü ile tecelli ettirdiği, kainat içine yayarak gizlemiştir.
Sırrına vakıf olunması için de kendine benzer ahseni takvim üzere yarattığı insan denilen canlı varlığı da kainatın çekirdeği, özü şeklinde (var edip) kendisine kul olarak yaratıp, bütün hikmet ve sırlarını üzerine tecelli ettirerek, Kür-sî denilen kuşatıcı alemden de yarattıklarının küllisinden (tümünde) hem cemalini seyretmek hem de onları olgunlaştırıp tekamüllerini sağlayıp olgun sonda birleştirilmiş BİR bütünü (“Lâ ilâhe illâllâh” denilen tevhid’i) gerçekleştirmek için çokluktan sayılan kendi dışındaki bütün alemleri yaratıp var eden Allah, cemalini seyretmek için de (kainat denilen) bütün alemleri, alemlerin çekirdeği, özü olarak da insanı yaratıp var etmiştir.
Kısacası Allah kendi cemalini seyretmek için bütün alemleri, bu alemlerin çekirdeği özü olarak da insanı yaratıp var etmiştir.

Bu patlama sonucu oluşan narı sıcaklıktan yayılan hava akımlarının atmosfere dağılıp yayılması tıpkı durgun suya atılan taşın oluşturduğu gittikçe büyüyen dalga boylarının tersine bir hareketin verdiği oluşumla bu seferde dıştan içe doğru gittikçe küçülen atmosferde bir hava akımı oluşur. Atmosferde oluşan bu hava akımının verdiği hareketlenme yaratıcı İlahın kuşattığı en dıştaki en büyük alemden arş-ı ala dan başlayarak yer yüzüne kadar bütün dünya- alemlerdeki oluşumları sağlayıcı bir şekilde dünyamıza kadar uzanarak her yeri kuşatıp etkisi altına alıncaya kadar havada oluşan bu akımlar devam eder.

Süreklilik arz eden bu hava akımlarının oluşturduğu etki ile yaratıcı Allah bütün alemlere ilmiyle hükmederek onları kuşatıp etkisi altına alır. Sonra bu hava akımlarında oluşan enerjiyle de bütün alemleri hareketlendirerek onlara hayat verip can katar. Dünya denilen mekanda yarattıklarını yaşatırken erginleşip olgunlaşmaları için onları, ya yarattığı varlıklarla ya da verdiği nimetlerle imtihan eder. Daha sonra hesaba çekmek üzere hayatlarına son vererek kendine geri döndürür.
Kainat ya da diğer alemlerdeki bütün oluşumlar yüce Allah’ın ilmi hükmüne bağlı iradesiyle kür-si denilen kuşatıcı arşı aladan verilen ol emrine bağlı hükmünce kainattaki bütün oluşumlar yukardan başlayıp aşağı doğru yayılarak en küçük zerreye kadar ulaşır. Yukardan ilahi komut alan her zerredeki varlıkta, aldığı emre dayalı oluşumunu yerine getirmek için canlanarak aşağıdan yukarı doğru büyüyüp gelişerek olgunlaşmalarını tamamlarlar.

(Allah tarafından verilen bu ol emrinin, yada varlıkların oluşması için verdiği bu ilmi komutun, arş-ı ala’dan semavata düştüğü andan itibaren bu ilmine ait gizlilik artık ortadan kalkar. İnsanların akli bilgileri ile öğrenilip elde edebilecek ilim, bilgi haline gelir. Şöyle ki, aylar, yıllar önceden meteorolojinin ilim ve teknolojik gelişmesi ölçüsünde tespit edebildiği hava tahmin raporları buna bir örnektir. Çünkü arş-ı ala’dan düşen bu ilahi emirler bazen yer yüzüne yıllarca sonra ulaşır.)

Sonunda gelişip olgunlaşan bütün canlı varlıklar, geri aslına dönmek (rücu etmek) için dönüşe geçerek buruşup, bozulup, çürürler. Bu şekilde de bedenler toprağa, ruhlar da gaip aleminden sayılan berzaha gider. Çünkü ruh ölümsüzdür. Ahret denilen gaip alemlerindeki mekanlarında da gelişip olgunlaşmasına devam edilecektir.

Kainattaki oluşumlara ait bütün hal ve hareketler tıpkı insandaki oluşum hal ve hareketlerine benzerdir. Bu nedenle de insan kalbinin hareketlerindeki oluşumla kainattaki oluşum tıpa tıp birbirinin aynısıdır. İnsan bedenindeki kalbin emme basma tulumba gibi çalışıp vücuda kan pompalayıp hayat vermesi ile yukarda anlattığım kainata ait atmosferdeki hava akımlarına ait oluşumlar birbirinin aynısıdır.

Allah yarattığı enerjiyle nasıl kainata hayat verip, olgunlaştırıp, geri kendine döndürmesinde olduğu gibi, insanda ruhundan aldığı enerji gücüyle çalıştırdığı kalbi içindeki kanı önce sahibi olduğu bedene dağıtıyor. Sonra da geri toplayarak, sanki bizlere insanın yer yüzünde gerçek anlamda Allah’ın halifesi olduğunu ispatlayıp gösterircesine çalışıyor.

O halde;

Toprak suyla buluşup hava alıp ısınmadan varlıklar oluşmaz.

insan; toprak, su, hava ve ateş (ruh) karışımından oluşmuş canlı bir varlıktır. Bedenini oluşturan şeylerin arı duru, temiz saf olmayışlarından ve içlerinde bulunan is pis kirden dolayı gözle görülüp elle tutulan cismani bir varlıktır.

Cin ise; isli ateş ile havadan oluşmuş olmasına rağmen cismani varlık olmadıklarından elle tutulup gözle görülmezler.
İnsanın da, cinin de iyisi ve kötüsü olduğu gibi, aynı zamanda da her ikisinin de şeytanları mevcuttur.
Melekler ise; tamamen arı, duru saf nurlu ışıktan oluştuklarından asla elle tutulup, gözle görülmezler.
Ancak melekler, cinleri ve insanları, cinler de sadece insanları, (Allah’ın izin verdiği ölçüde) görüp seyredebilirler.onlarla birlikte olabilirler. İnsanlar ise, inanç gereği bunların varlıklarına inanırlar. Melekleri asla bu gözle görüp seyredemezler. Cinlere ancak vahye dayalı, haddi aşmayan ilimle hükmedilinebilinir. Hissedilip, görülebilinirler. Ancak normal (bizim gibi) insanların böyle bir şeyi başarması imkansız gibi bir şeydir. İnsanın her şeyden arınıp durulup saflaşması gerekir. (Zaten o dereceye ulaşan birisi de Allah’tan korkarak ya rızası için yapar. İşin içinde Allah’ın rızası yoksa kıyametler kopsa da asla böyle bir şeyi kötülüğe kullanmaz.) Olsa bile, Allah bunlarla ilgilenmemizi bizlere fayda sağlamayacağı için men etmiştir. Allah’ın men ettiği şeylerle ilgilenmek, inanıp, iman etmiş kişilere asla yakışmaz. Çünkü O’nun rızası, kulun akli ilmine dayalı yaşayacağı doğru hayat tarzında saklıdır.
O halde her varlığın yaşadığı mekanlar farklı olduğundan dolayı burada semayı da tarif etmem gerekir diye düşünüyorum.
Sema; İçindekileri birbirinden ayıran iç içe yüksek (bizlerin hayal bile edemeyeceği yükseklikte) halkalar halinde (suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi, fakat dıştan içe bir birini kuşatmış halde) birbirini içten dışa büyüyerek kuşatan, her birisinin sahipleri, yetkileri, yaşam tarzları farklı, akıl ötesi hal ve boyutları olan ilahi kudretin egemenliğinde tekamül yolunda içindekileri besleyici, koruyucu ve terbiye edici özelliğe sahip arşı alanın altındaki Allah’ın ekin tarlalarının her biri.

Şimdi konumuzu daha iyi anlayıp anlatmak için aşağıdaki bilgileri de bilmemiz gerekir.

Yer yüzüne ait olan toprağın ——- karşıtı –—– gök yüzüne ait havadır.
Suyun ———– karşıtı————Ateştir.
Toprak ile su; ağırlıklarından dolayı yere meyilli olup yer çekiminden dolayı da yere doğru hareket ederler.
Hava ile ateş de; hafif, uçucu olduklarından dolayı havaya doğru meyilli olup, Göğe, gök yüzüne doğru hareket eder.
O halde insan, yer ile gök arsında dolaşıp, hareket eder. Yürür, yüzer, uçar. Zamanla da ışınlanarak her an her yere gidip gelebilme özelliğine sahip canlı bir varlıktır.
Birde insanı meydana getiren bu dört unsuru birbirleri ile oluşturdukları özellikler açısından karşılaştırarak tanıyalım.

Şöyle ki;

Toprak, su ile hayat bulup hareket eder. Yer yüzünde de su olmadan asla hayat olmaz.
Hava, ateş ile hayat bulup hareket eder. Yani Güneş denilen ateş olmadan hayat olmaz.
Ateş, hava ile hayat bulup hareket eder. Hiçbir zaman havasız ateş yanmaz.
Su ise, toprak ile hayat bulup hareket eder. Topraksız su, susuz da toprak hiç bir işe yaramaz.

Saf suda hiçbir zaman canlı yaşamaz. Çünkü içinde irili ufaklı yaşayan canlı olmadığından kim neyi yiyecek, neyle beslenip hayat bulacak.
O halde doğa, iki zıt kutbun birbiriyle çarpışmasındaki akımla oluşan enerjiyle doğa hayat bulmaktadır. Tıpkı havadaki bulutların çarpışmasında oluşan şimşek benzeri çıkan ışıkta oluşan bir oluşumla oluşan ruh denilen enerjide hayat vardır. İşte bu şekilde oluşan ruhtaki enerjide insana hayat verir. Tıpkı kainattaki hava akımları ile oluşan enerji benzeri bir oluşum burada da söz konusudur. Çünkü İlahi takdirle oluşan bu ışıkta hayat vardır. Hayat iksiri denilen can vardır.
Çünkü hayatın kaynağı olan ışık, doğaya hayat verip, can katar. Tıpkı bedene ruh girmesinde olduğu gibi. Güneşin de yer yüzünde doğmasıyla başlayıp oluşan canlanmanın oluşu gibi. Doğada ki hayat ve oluşumlarda tıpkı böyledir.
Çünkü toprak, su, hava (rüzgar), ateş ve (güneşte) her zaman yeni bir hayatın müjdesi oluşan yeni bir canın hayat bulması vardır.
Bunun için denilmiştir ki, su ateşi söndürmez. Çünkü su candır, hayattır, Aşkın ve sevdanın hararetini artıran ateştir. Aşkın alevini yakar. Bu nedenle de gökteki bulutlar rahmettir, berekettir, candır, hayattır. Bu nedenle de su hayatın kaynağı, enerjisidir. Su hem can, hem hayattır. Hem ateş, hem kan, hem candır. Kan olup hayat verir. Ateş olup can yakıp hayat söndürür. Bu nedenle can, yanıp sönen ateşe benzer. Çünkü candaki ateş de yanıp sönen muma benzer. Bu nedenle de can, hem var olma, hem de yok olmadır. Çünkü yanıp sönen şeyler hiçbir zaman kalıcı olmaz.
Havada oluşan suyun, güneşle beraber toprakta buluşmasıyla, yer yüzündeki nemli ortamda her an, her şey can bulup hayata kavuşur. Bu nedenle gökteki bulutlar hem rahmet, hem de azap taşırlar. Rahmet taşırken can olup hayat verirler. Gazap taşıdıklarında da tufan olup can alıp, hayat söndürürler.
Başka bir ifadeyle, doğadaki her şey, Tanrı ‘dan yansıyan nurlu ışıkla var olup, yok olan gölge gibidirler. Kainattaki varlıkların varlığı, Tanrının nurundan yansıyan (yayılan) bir ışık yansıması, gelip geçici aynadaki görüntü gibi bir şeydir. Bu nedenle varlıklarda ışık denilen ruhtan bir yansıma varsa, o varlıkta hayat vardır. Can vardır. Aynı zamanda da var olup, hareket eder.
Hareket eden varlıktaki ışık, varlığın (bedeninden) kendisinden sıyrılıp alınınca da, biraz önce gözümüze görünüp cismi varlığını hissettiğimiz varlıktaki ruh denilen şey bir anda zaman ve mekandan kurtulup (bedenden dışarı çıkarak) kaybolur. Kaybolup gittiğini sandığımız bu varlık, olgunlaşmasına başka alemlerde de devam edip sürdüreceğinden yaşayan ölümsüz bir varlık olarak hayat yolculuğuna devam eder.
O halde önce insana hayat verip yaşatan, yetenekleri ölçüsünde olgunlaşan, ölümle de bedeni terk ederek sırasıyla başka alemlerde ki, diğer mekanlarda da terbiyesine devam edilerek, en sonunda da Allah nasip ederse, inşallah, O’na kavuşup, O’nu manevi alemdeki çıplak gözle görüp, seyredip temaşa edecek olan ruhumuzun tanımını yaparak, onun ne olduğunu öğrenmeye çalışalım.

KAİNATTA HAYAT :

O halde evrende hayat bulan bütün cisim ve varlıkların varlığı, Tanrısal nurdan çıkan ışığın, çeşitli şekil ve biçimlerdeki ışık yoğunlaşması şeklinde oluşmuş görüntülerdir. Yalnız kainattaki her oluşumun bir kuşatıcı son alanı var. Bütün varlıklar kendileri için var edilen bu alan içinde varlıklarını sürdürürler.

Allah, gökte, yerde ve sudakilere hem hayat vermek, hem onların hayatlarının devamını sağlamak, hem de hayat içindeki oluşum ve olgunlaşmalarının ardından her şeyi sonunda aslına döndürmek için sekizinci gök semadan sürekli nurundan nur yayıp (ışık- yansıtıp) saçtığını, böylece kainattaki her şeyin hayat bulup yaşadığını, halden hale sokulup terbiye edildiğini düşünüyorum.

Çünkü “Allah her an yaratış halindedir.” Bu nedenle de “Kainattaki bütün oluşumları bu nurlu ışıktan çıkan ruh denilen hayat enerjisiyle sağladığını düşünüyorum. Çünkü Hiçbir varlık ne boşuna yaratılmıştır. Ne de başı boş bırakılmıştır.”

Doğadaki bütün oluşumlara, dikkatli bir göz, düşünceli bir akılla, akledip düşünerek bakarsanız şayet, sizlerde göreceksiniz ki, tabiat denilen doğa; hava, ateş (güneş), toprak ve sudan oluşmuştur. Toprak, hava, güneş ve yağmuru görünce can bulur.

Kainatta bizlerin çıplak gözle görebildiği bu güneş sistemi dışında da atmosferde, bu sistemden uzaklaştıkça bilip gördüklerimizden çok daha fazla sayıda, sırasıyla büyüyen başka güneş sistemlerinin varlığının olduğuna da inanmalıyız. Sonrada onları araştırıp kainatın sırrını öğrenip çözmeye çalışmalıyız ki, kainatın sırrını çözüp kendimizi tanıyıp yaratanı sevmeliyiz.

Allah’ın evvelde vermiş olduğu “Ol” emrine uygun, dıştan içe doğru ilahi komutla hareket eden bir sisteme karşılık, kainattaki bütün oluşum ve büyümeler de verilen emre karşılık dışa doğru açılım yaparak oluşmaktadır. (Bu oluşum bizlere Allah’tan zerreye, zerreden de Allah’a doğru gelip giden bir iletişim, bir bilgi akışının olduğunu göstermektedir.) Başka bir ifadeyle de evveldeki İlahî komutla en dıştaki en büyük güneş sisteminden başlayan bu ilk hareketlenme, bizim dünyamızda bizlere hayat veren, güneş sistemine gelinceye kadar devam etmektedir. Doğadaki zıtlık kuralına uygun, tekrar bu oluşa karşılık, bizim güneş sisteminden de başlangıçtaki ilk sisteme kadar uzayıp devam eden geriye doğru bir hareketlenme bir oluşum mevcuttur .

Kainattaki bütün oluşumları ilahi emirle harekete geçiren bizim gördüğümüz güneşten belki de milyonlarca kat daha büyük, şu anda adını bile duyup bilemediğimiz güneş benzeri doğal enerji kaynaklarının olduğunu, bunların sürekli içten kaynamaları sonucu yüzeylerinde oluşan hava kabarcıklarının patlamalarıyla oluşan (+) pozitif yüklü sıcak hava akımlarının, daha önceden patlayıp soğumuş aşağı katmanlardaki havada akımlarında bulunan negatif (-) yüklü iki zıt havanın birbirleri ile birleşmeleri sırasında atmosferde oluşan rüzgarlar sayesinde kainatın bütün sistemleri harekete geçer. Bu oluşumdan etkilenen yer yüzü de nasibince hareketlenerek hayat bulup yaşar.

Allah’ın kainata bu şekilde hayat verip can kattığını düşünüyorum.

Bu nedenle de doğada sürekli oluşan bir hava akımı şeklinde hayat sirkülasyonu mevcuttur. Bu sirkülasyon ise, sürekli yukardan aşağı hayat, enerjisi yaymaktadır. Yayılan bu enerjiye karşılık olarak da aşağıdan yukarıya doğru devamlı bir oluşum, bir büyüme, bir hayat bir olgunlaşma il birlikte bir de iletişim mevcuttur.

İşte kainat, atmosferdeki enerji yüklü bu iki zıt kutbun birbiriyle çarpışması sonunda oluşturduğu yeni enerji de kaynağında hayat bulmaktadır.

Bu nedenle de toprak, güneş ve yağmuru görünce kuru sıcak havada canlanıp hayat bulup giyinip kuşanır her yere hayat verir. Güneşin ısısıyla topraktan çıkan su buharlarındaki hava kabarcıkları toprağın havalanıp canlanmasını sağlar.

İnsan kainatın çekirdeği olduğundan, kainattaki oluşumlar da tıpkı ana rahmindeki oluşuma benzer. Örnek verip insanla kainatı kıyaslamak istersek, insan kalbinin atışı ile kanın bütün vücuda pompalanarak dağılması, kalbin kasılması ile de kanın geri kalpte toplanması gibi.

Güneş sistemlerindeki patlamalar sonucu hava akımlarında oluşan su buharları ve rüzgarlar sayesinde (+), (-) yüklü bulutlara dönüşür. Bu bulutlar farklı ısıdaki hava akımları ile karşılaştıklarında atmosferde oluşan farklı hava akımının sağladığı enerjiyle yeni bir canlanma hayat oluşur.

Çünkü sistemdeki her patlama, gelecekte hayat bulup canlanacak olan varlığın habercisi, ışığı, sesidir. Her seste yeni bir oluşumun haberi, sevinci, kıvancı, yada hüznü, acısı, kötü bir haber vardır.

Yağan yağmurların bazen afat olup göz yaşlarına, bazen de rahmet olup berekete dönmesi gibi bir şeyde olabilir. Çünkü rahmet rahmandandır. Rahman ise rahimdendir. Rahim ise yeni bir oluş, yeni bir doğumun başlangıcı olan anadır, candır, hayattır.

O halde doğa ki, iki zıt kutbun çarpışmasındaki buharlaşmada oluşan enerjiyle doğa hayat bulmaktadır. Tıpkı havadaki bulutların çarpışmasında oluşan ışık (şimşek)benzeri bir oluşumla oluşan ruh denilen enerji benzeri ışıkta hayat vardır. Can vardır. Çünkü hayatın kaynağı olan ışık doğaya hayat verip can katar. Tıpkı bedene ruh girmesinde olduğu gibi. Doğada da yeni bir hayat yeni bir oluşum söz konusu olur. Çünkü su, hava, rüzgar, ateş ve güneşte her zaman oluşan bir hayat vardır.

Bunun için denilmiştir ki, su ateşi söndürmez. Çünkü su candır, hayattır, Aşkın ve sevdanın hararetini artıran ateştir. Aşkın alevini yakar. Bu nedenle de gökteki bulutlar rahmettir, berekettir, candır, hayattır. Bu nedenle de su hayatın kaynağı, enerjisidir. Su hem can, hem hayattır. Hem ateş, hem kan, hem candır. Kan olup hayat verir. Ateş olup can yakıp hayat söndürür. Bu nedenle can, yanıp sönen ateşe benzer. Çünkü canda ateş, yanıp sönen muma benzer. Bu nedenle de can, hem varlık, hem de varken, yok olmadır. Çünkü yanıp sönen şeyler hiçbir zaman kalıcı olmaz.

Havada oluşan suyun, güneşle beraber toprakta buluşmasıyla, yer yüzündeki nemli ortamda her an, her şey can bulup hayata kavuşur. Bu nedenle gökteki bulutlar hem rahmet, hem de azap taşırlar. Rahmet taşırken can olup hayat verirler. Gazap taşıdıklarında da tufan olup can alıp, hayat söndürürler.

Başka bir ifadeyle, doğadaki her şey, Tanrı ‘dan yansıyan nurlu ışıkla var olup, yok olan gölge gibidirler. Kainattaki varlıkların varlığı, Tanrının nurundan yansıyan (yayılan) bir ışık yansıması, gelip geçici aynadaki görüntü gibi bir şeydir. Bu nedenle varlıklarda ışık denilen ruhtan bir yansıma varsa, o varlıkta hayat vardır. Can vardır. Aynı zamanda da var olup, hareket eder.

Hareket eden varlıktaki ışık, varlığın (bedeninden) kendisinden sıyrılıp alınınca da, biraz önce gözümüze görünüp cismi varlığını hissettiğimiz varlıktaki ruh denilen şey bir anda zaman ve mekandan kurtulup (bedenden dışarı çıkarak) kaybolur. Kaybolup gittiğini sandığımız bu varlık, olgunlaşmasına başka alemlerde de devam edip sürdüreceğinden yaşayan ölümsüz bir varlık olarak hayat yolculuğuna devam eder.

O halde önce insana hayat verip yaşatan, yetenekleri ölçüsünde olgunlaşan, ölümle de bedeni terk ederek sırasıyla başka alemlerde ki, diğer mekanlarda da terbiyesine devam edilerek, en sonunda da Allah nasip ederse, inşallah, O’na kavuşup, O’nu manevi alemdeki çıplak gözle görüp, seyredip temaşa edecek olan ruhumuzun tanımını yaparak, onun ne olduğunu öğrenmeye çalışalım.

Kainattaki bütün oluşumlar, ana rahmindeki oluşumlara benzer. O halde kainat, (tabiat) en büyük anadır.

İNSAN :

İnsan; Toprak, su, hava ve ateş karışımından oluşmuş, doğup, yaşayıp, ölen canlı bir varlıktır. İnsanı tanıyıp, tarif edebilmemiz için her şeyden önce onun oluşmasını sağlayan bu dört unsuru, sonra da onun nasıl bir varlık olduğunu öğrenip bilmemiz gerekir.
Kısaca, bu dört unsur insana ayrı ayrı değer verip kıymet ve özellikler kazandırır. Şöyle ki; toprak, ağırlığından dolayı insanı yere çeker, onu yere bağımlı yaparak, enerji verip, yerde yaşamasını sağlar.
Su; içinde barındırdığı (H2O) kimyasal özelliklerinden dolayı, insanın yediklerini yakıp enerjiye çevirerek insana güç verip kuvvet kazandırır.
Hava; uçucu olup, her şeyin açığa çıkmasını sağlar. Yukarıdaki maddelerle birleşerek onların enerjiye çevrilmesini, ve çevrilen bu enerjiyle de insanın her ortama uyum sağlayıp sağlık içinde yaşamasını sağlar.
Ateş; hava ile açığa çıkan şeyleri yakıp enerjiye çevirerek, insana güç verip hareket kazandırır. insanın duygu ve hislerinin gelişip olgunlaşmasını sağlar. Bunların azı, çoğu insana zarar verir. Normali de insana hayat verip can katar.
Demek ki, bu dört unsurun ortak özelliği insana enerji üretip hayat vermesidir. Verilen bu enerjiyle de insanoğlu, yürür, yüzer, uçar ve ışınlanabilir olma özelliklerini kazanmış olur.
O halde insan denilen bu canlı varlığın (su karışımı) topraktan oluşturulmuş olan cisminin içine, bu dört unsurlu karışımda oluşmuş (toprak ile suyun yere, hava ile ateşin göğe olan meylindeki akımda oluşan (+) ve (-) kutupların oluşturduğu rüzgarımsı enerji şeklindeki kuru ateş, sıcak hava akımında oluşmuş) kuru sıcak hava akımının (ruhun), rahimde oluşan insan bedenine ağaca su yürümesinde olduğu gibi, yürüyüp bürünmesiyle oluşup meydana gelen, ancak belirli sürede, belirli aşamaları aşarak gelişip, büyüyerek doğan, aceleci canlı varlığa insan denir.
İnsan denilen canlı varlık, madde ile manadan oluştuğundan, maddeden oluşan, elle tutulup gözle görülen iç ve dış organlarını oluşturan bedenine ait uzuvlarını toprak cinsi şeyler oluşturmuştur. Ruh denilen canına ait akıl, gönül, irade, duygu, his vs. gibi insanın iç benliğini oluşturan (gaipten sayılan) uzuvlarını da mana alemine ait şeyler oluşturmuştur.
O halde insanı, insan yapan beden ve ben’liğine ait oluşturulmuş, bu iki özelliğin bir arada gelişip olgunlaşmasıyla ortaya çıkacak olan yeni benliğe yeni kişiliğe ait özel hususiyetlerin insan benliğinde gelişip olgunlaşmasına bağlıdır.

Çünkü her iki özellikte insan için büyük anlam ve mana kazanıp taşır. Çünkü insan, yaratılışı itibariyle hem bedenen, hem de ruhen aklını kullanarak gelişip olgunlaşmasını kendi akli iradesiyle sağlayabilirliğinden dolayı diğer yaratılmış bütün mahlukatlardan üstündür.

Demek ki, insanı diğer mahlukattan üstün kılan sebep, bedenini oluşturan dış güzelliğinden ziyade, manevi alemine ait iç benliğinde oluşacak olan akıl ve gönül iradesine bağlı kazanıp elde edebileceği hüner ve marifetine bağlıdır. İnsanın başka türlü hayvandan üstün olması düşünülemez.

İnsanı, tanımaya devam edersek, madde ve mana olarak yaratılmış olan her şey gibi, insan da elbette sonunda aslına dönecektir. Bu geriye dönüşte, dünyaya ait özellikler taşıyan beden ve bedene ait uzuvları, bir sonraki bedenleri oluşturmaya yönelik biyolojik değişim geçirmek üzere geri toprağa karışacak.
Ancak dünyada kazanılıp elde edilmiş bütün olumlu – olumsuz amelleri de bedenden ayrılmış ruh bünyesinde, unutulup kaybolmadan, ilerde hatırlanıp anlatılması için gaip alemindeki sekar denilen hafızamızdaki dimağ benzeri bir levhaya yazılıp kaydedilerek, kıyametten sonra oluşacak olan mahşere kadar saklanıp korunması sağlanır.
Gaip alemine ait can denilen ruhu da, dünyadaki bedeni içinde yaşarken, ister şuurla, isterse de akli iradesine bağlı hüner ve marifetiyle bir ömür boyu kazanıp elde ettiği, iyi yada kötü şeklindeki olumlu – olumsuz amellerini bünyesinde toplar.
Bünyesinde toplanıp kayıt altına alınmış olumlu yada olumsuz amellerle birlikte vicdani terbiyesinin (yapılacağı) devamına yönelik, kabirdeki amel defterinin dürülüp, kapatılmasına yönelik yapılacak olan ilk sorgulamanın arkasından ruh, berzah denilen gaip alemine gider.
Ruh, bu alemde kıyametten sonra kurulacak olan mahşeri bekler. Ancak mahşerde yeniden diriltilip hesaba çekilinceye kadar geçecek olan süreyi de ruh, ameline göre, iyi yada kötü rüya görür gibi, uyku halinde geçirecektir.
Çünkü Allah katında (ki mana alemlerinde) ne zaman ne de mekan kavramları vardır. Bu alemlerde geçecek olan bütün zaman ve mekan kavramları, tıpkı rüyalarımızdaki zaman ve mekan kavramları gibidir.
(Şöyle ki, hepimiz rüya görürüz. İnsan uykusundayken geride bıraktığı koça bir ömrün rüyasını görse bile, uyandığında sadece, en son birkaç saniyelik bölümünü hatırlayabilmesinde olduğu gibi. Burada geçecek olan zamanda tıpkı insan rüyasında geçecek olan zaman gibi bir şeydir.
Yada insan güneşin doğuşu ile kalkar, batışı ili de yatar. şayet güneş yada saat olmasaydı, insanlar uyuyup uyandıklarında, uykularında ne kadar zamanın geçtiğini acaba bilebilirler miydi?
Elbette hayır.
Ahiret denilen gaip alemlerinde de güneş ve saat olmadığına göre, bu alemlerde geçecek olan zamanın ne kadar olduğunu Allah’tan gayrı kim bilebilir. Mekanı belirleyen zaman olduğundan, zaman merhumu olmayan yerde mekan da olmaz. O halde berzah yada diğer gaip alemlerinde de bu dünyadaki gibi, zaman ve mekan kavramları yoktur. Zaman ve mekan kavramları olmayan bir yerde de, kim nerde, ne zaman uyudu. Ne kadar zaman geçirdi. Yada ne zaman uyuyup, uyandı elbette kimse bilemez. Bilemeyecektir de. )
Çünkü, berzah denilen bu alemde ruhun geçireceği süreyi bir tek Allah bilir. O’ da, dünya denilen bu mekanda ilk yaşayan insan Hz. Adem’le, en son yaşayacak olan beni adem denilen insan (insanlar) arasındaki zaman ve mekan kavramlarından doğan sanki kullar arasında oluşmuş bir ayrıcalık, haksızlık var gibi görünen (Halbuki bütün bunların yaratılış gereği olmasına rağmen) bütün bu olumsuzlukların, ayrıcalık ve farklılıkların giderilip, adaletinin sağlanması için Allah, dünyada oluşmuş olan olumsuzlukları gidermek için bu dünya dışındaki mekan ve alemlerde bizim bildiğimiz gibi oluşmuş bir zaman ve mekan kavramları yoktur.
Aynı zamanda da aceleci ve şüpheci olarak yaratılan insanoğlu rahat olduğu zamanlarda değil de, sıkıntıya düşüp, gücünün yetmediği hal ve zamanlarda bazen insan, kendisini yaratan Allah’tan bile şüphelenerek kaygılanmaktadır. Hal böyle olunca da Allah, yarattıklarının huzur bulup, sükunet içinde yaşamalarını sağlamak için onlara hak ve adaletini gösterip ruhlarını tatmin edip mutmain kılmak için, (bize göre yaratılışla oluşmuş olan, yarattıkları (insanlar) arasında, bir çok haksızlık ve adaletsizlikler söz konusudur.) Halbuki, insanlarımız da bir yandan Allah böyle haksızlıklar ve adaletsizlikler yapmaz deseler de, kalpleri de hiçbir zaman huzur bulup mutmain olmaz.
Halbuki insanoğlu bilse ki, yaratılışla başlayan insanın hayat evresi, Allah’ın huzuruna varıncaya kadar devam edecektir. Çünkü etki tepki yöntemine göre, nerden geldiyse geri oraya gider. Çünkü insan için öngörülen bu tekamüldeki olgunlaşma yolculuğu, İlah tarafından ezelde murat edilmiş olan “La ilahe illallah” denilen tevhitteki bir olma anlamındaki birleştirilmiş bir bütün sağlanıncaya kadar devam edecektir.
O nedenle de Allah gaip alemlerinde her kul için ne kadar süre geçeceği geçirilecek olan bu süreç içinde de Allah, kulları arasında oluşmuş olan (deneyip, sınama amaçlı ) bütün haksızlıkları gidererek onları yaşadıkları geçmiş zaman içindeki mekanda, kendi elleriyle kazanıp ben’likleri içinde götürdükleri de e işledikleri amelleri ile baş başa bırakarak, yargılayıp adaletini sağlayacaktır.
Bu dünyada insan aklının anlayıp kavrayamadığı bazı şeylerin bizlere sanki Allah tarafından haksızlık edilmiş gibi gelir. Halbuki bizim o olayı anlayıp kavrayamamış olmamızdan kaynaklandığını anlayamayız. Halbuki her şey Allah’ın bilgisi ve iradesi dahilinde oluşmuştur.
Elbette olumlu şeylerden mutluluk duyarken, olumsuzluklardan da ders çıkararak yaşamalıyız ki, daha az hata yapalım. İnsan kalbi kırmadan sevgi içinde yaşamaya çalışalım.
Sonra pişmanlık duyup, yalvarıp yakarsak bile, artık o aşamadaki keşkelerimiz hiçbir işe yaramaz olur. O gün yanımızda kazanıp götürdüğümüz amellerimiz ya başımızı dik tutar. Ya da bizi utandırıp, rezil ederek bir çukura atar.
O halde akıl ışığında, güzel yaşamaya çalışmalıyız. Amellerimiz bizi mahcup etmesin. Çünkü can bedenden ayrılıp kabre konar konmaz amellerimizle baş başa kalacağız.
Sonra onları birbiriyle olan ilişkilerinden, mahlukatla olan ilişkilerinden, yaratılış sebebine ait insani görev ve sorumlulukları yerine getirip getirmemesinden dolayı onları tek tek hesaba çekerken adaletle hükmetmek için her kulu kendi ameliyle yüzleştirecek. Haklarında oluşacak olan, haklı (kesin) hükmünü vermeden önce onları, bedenleri içindeki ben’liklerindeki nefislerinden ayrılmış olarak cennet ve cehennem öncesi affedilebilir günahları için bir defa daha manevi olarak vicdani terbiyeye tabii tutmak için bir şans daha tanıyarak kullanmalarını istemektedir. Buraya cennet ehli olarak gelmiş olanlarında cennet makamları yükseltilir.
(Berzah denilen bu gaip alemdeki bedensiz ruhların, ikinci bir defa daha bu şekilde Allah tarafından terbiyeye tabii tutularak tekamül denilen erginleştirilip olgunlaştırılmalarının sağlanmasına reankarnasyon denilir.
Çünkü berzah denilen bu ikinci terbiye aleminde ruh, bedensiz olmasına rağmen, kendisini tıpkı dünyadaki rüyasında olduğu gibi, kendi ben’liğini, yine kendi bedeni içinde görüp, hisseder. Öylece yaşarken de vicdanen terbiye edilmesine devam edilir.
Bundan sonra bir de mahşerde dirilip, bedenlenerek hesaba çekilmenin arkasından, ıslah olmuş iyi ruhların cennetle ödüllendirilmelerine karşılık, hala ıslah olmamış geride kalan diğer kötü, asi ve günahkar kulların ruhları da, yine üçüncü defa ceza çekip, ıslah olmaları için bedenli olarak son bir defa da cehenneme sevk edilirler.
Buradan ya terbiye edilmiş olarak çıkarlar. Ya da ebedi olarak burada kalırlar. Burada son terbiyeleri yapılıp, olgunlaşmaları sağlanan ruhlar için de Allah, kendi cemalini görüp seyretmelerine bu şekilde izin verdiğinden dolayı, elbet onlar da Allah’ın cemalini görüp, tıpkı önceden cennetle ödüllendirilenler gibi seyredeceklerdir. Buna işaret olarak da Kur-an hükmü olmamasına rağmen Yunus demiştir ki, “Bana ne huri ne de cennet. Seni gerek, seni.” diyerek cevap vermiştir.)
İnsan, bu dünyada yaşarken bile hem bu dünyaya ait beden taşır. Hem de gaip alemine ait ruh taşır. Tıpkı pergele benzer. Sabit olan iğneli ayağı şimdililik bu dünyaya aittir. Uçunda kalem olan diğer ayağı da gaip denilen ahiret hayatına aittir. Demek ki, insanın her an bir ayağı ahrettedir. O halde bir ayak bu dünyaya ait işler yaparken diğer ayakta ahrete ait işleri düşünüp yapmalıdır.
Şayet sabit olan ayak, çok batarsa hareket etmez. Şekil çizmez. Hafif tutarsan da kayar bu seferde düzgün çizmez. Yada kalem takılı uca aşırı basarsan kalemin ucu kırılır. Hiçbir işe yaramaz. Çünkü sabit ayak bu dünyada sağlam durursa, düzgün durur, güzel ve doğru çizimler çıkarır. Sonra da mükafatını alır.
O halde insanın dünyada sağlıklı yaşayıp, ahirette de huzur bulup mutlu yaşayabilmesi için her iki aleme ait unsurlarının birbiri içinde dengede tutulması için aşırılıklardan kaçınmak gerekir. Çünkü içindeki ruhu taşıyan beden, sağlıklı olmadan hiçbir insanın huzur bulup sükunet içinde bu dünyada yaşaması düşünülemez. Onun içinde denilmiştir ki, “Olmaya devlet cihanda sıhhat, bir nefes gibi.“ Kanuni Sultan Süleyman. Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.” Atatürk.
O halde insanın bu dünyaya ait bedeninin gelişip olgunlaşması için onun istek ve arzularına cevap verilirken, aynı zamanda ruhunun da beslenmesi gerekir. Bedenler dünyaya ait topraktan oluşmuş (üretilen) şeylerle beslenirken. Ruhu da gaip türü şeylerden sayılan, duygu ve hislerle beslenip geliştirilmesi gerekir. Ruhun en büyük besin kaynağı sevgi olup onunla beslenip gelişip olgunlaşan ruhlar daha sağlıklıdırlar.
İnsan, bedenindeki ruhun sağlıklı bir şekilde taşınabilmesi için, bedenin dünyevi istek ve ihtiyaçlarına şuur kaynaklı nefisle, gaip (ahret) aleminden sayılan ruhi istek ve arzularına da (akıl baliğ olduktan sonra, aklın kullanımı oranında elde edilen ilimle) akla dayalı irade sonucu gönülle karar verip yaşar. O halde insan nefsi daima alçaklığa özenir. Bundan dolayı da toprağa meyilli bir yapıdadır. Halbuki ruhundaki gaipten sayılan akıl ile gönlü de daima arayış içinde semadaki bilinmeyenlere meyillidir.
O halde insan denilen canlı varlığı her iki unsuru ile geniş anlamda tanımaya çalışalım.
İnsanın bedenini oluşturan cisminin, mayası özü, toprak cinsi şeylerden oluştuğundan, bu oluşum zaman içinde doğadaki biyolojik değişimle, toprakta oluşacak olan büyük karışımdaki homojen yapıda üreyen yada insan eliyle üretilenlerin yenmesiyle oluşacak olan ileriki aşamalardaki insan (önce) bedenlerinin oluşturulmasına yönelik, babalarımızın döl kesesinde insanı oluşturacak hücrelerden oluşan, bu meni denilen su karışımı topraksı şeyin asıl özü, bu nedenle toprak olup, zamanla halden hale girerek ileriye dönük, insan bedeni içinde, (akseni takvim üzere) insanı oluşturabilecek özelliklerdeki tam kıvamına gelen erkek döllenme hücreleri (x x) ile karşı cinsten olan kadın yumurtalığındaki (x y) hücrelerinden oluşan (+), (-) yüklü kromozomların kuru ateşteki sıcak havada oluşturdukları akımın, havada birbirleriyle birleşmelerindeki çarpışmada şimşek benzeri çıkan kıvılcımla oluşan şihap (aşk ateşi) denilen ateşte birleşip kaynaşarak oluşturdukları zigot denilen tek hücreli yumurtada iki hücrenin ortak olarak oluşturacakları alak denilen bu yeni ben’likteki ruhta (Ruh; zaten her zerredeki varlığa ezelde verilmiş, mevcut olduğundan.) ileriki aşamalarda oluşacak olan kendi öz ben’liğe ait yeni oluşumları belirleyici, ben’likteki doğal yaşama bilincinin, ilahi takdire uygun aşama aşama oluşturacağı marifetiyle (akseni takvim üzere) insanın oluşması için bütün oluşumları ezeldeki ilahi emir üzere, bir asker edasıyla akla dayalı irade kullanıp hiç itiraz etmeden şuur denilen bellekteki ilahi bilgi bankasındaki yeti merkeziyle oluşturup yerine getirir. .
Her zerredeki hücrenin iç benliğinde oluşan şuur denilen bu ilahi bilgi bankası marifetiyle sevgi ve aşktan doğan bu oluşum, dıştan içe doğru oluşan bir etkileşimle başlayıp, ana rahminde süratle bölünüp, parçalanıp çoğalan hücreler, cenin denilen et parçasına dönüşerek, kendine özgü, huy, şekil, yapı ve karakteristik özellikler taşıyan yeni bir insanın oluşmasını sağlayacak hücreleri oluşturur. (Ana rahminde oluşan bu cenin, önce özün oluşup geliştiği kalpten başlar. Sonra beyindeki akıl, akla bağlı olarak da duydu ve hisler oluşup gelişir. Bunlar arasında en önemlisi de sevgi duygusudur ki, o da sonunda aşka dönüşerek kalbimizi istila eder. Kalpteki bu sevgi ve aşk da insana yaşama sevinci verir. Akıldan kalbe, kalpten de gönül evine giden sevgi ve aşkın oluşturduğu öz’deki bu olgunlaşma kalp ile beyni etkisi altına alarak, ikisine ait faaliyet gösteren bütün uzuvları geliştirip olgunlaştırır. Sonunda da insanı kemale erdirir. Kemale eren insan denilen varlık da baştaki aklı ile önce kendini tanır. Sonra kalbinin sahibi olan, gönül evinin sultanını tanıyıp sever.) Oluşan bu hücre, daha sonraları iç benliğindeki şuur denilen ilahi bilgi bankası marifetiyle bölünüp parçalanıp çoğalarak o zamanki kainat denilen mekandaki bütün yaratılmış varlıkların sayısına denk sayıda insan bünyesinde oluşacak hücreler oluşuncaya kadar bu bölünüp, parçalanarak oluşan bu çoğalmalar ana rahmindeki dönüşümlerle devam ederek kendine özgü huy, cins ve cinsiyette oluşan. Şekil biçim alan, kalıba giren, büyümeye, gelişmeye, olgunlaşmaya, çürüyüp kokarak yok olmaya, sonunda da toprağa dönmeye meyilli, evvelde kendisi ile yapılan yaratılış sözleşmesi (fıtrî) gereğince de kendisine emanet edilen canı koruyup kollamakla görevli bu dış kabuğa insan bedeni, Ahseni takvim üzere şuurla (tam kıvamında) oluşturulmuş bu kabuk denilen beden içine, yüce yaratıcı Allah tarafından (kuru sıcak hava akımının, nemli ve loş bir ortamda karşılaşmaları sonucu (şihap denilen aşk ateşiyle oluşan) rüzgarımsı sıcak hava akımında oluşan, aynı zamanda da hayat iksiri özelliği taşıyan bu enerji, bugünkü insan aklının elde edebileceği bilim ve teknoloji ile nasıl bir enerji olduğu henüz bilinemeyen bu çok ileri bir teknolojinin ürünü olan enerji benzeri bir kıvılcımla oluşan) can denilen ruh üflenerek şereflendirilmiş, yaptıklarından (akıl ve iradeden dolayı) sorumlu, tıpkı dünya – alem gibi yaratılışla düzülüp – bozulan, gaip alemi gibi bilinmeyen, gizli saklı bir çok gizemli sırları olan, verilen akla dayalı ilmiyle kendinde cüzi (az) kudret bulan, ana rahminde toprak cinsi şeylerden oluşup, aceleyle de bir bedene bürünmüş olarak, doğumla oluşan canlı varlığa insan denir.
(Şayet insanoğlu, kuru sıcak hava akımında oluşan insan bedenindeki bu hayat iksirinden oluşun enerjiyi kapsül haline getirip depolayabilse, nane şekerinin emilmesinde olduğu gibi. O da emilip vücutta apsorbe edilerek vütün vücuda bürünüp etkisi altına alsa, insanı ferahlatıp rahatlatarak, Allah’ın bizlere bahşettiği gerçek akla dayalı ömrümüzü daha sağlıklı yaşayabiliriz diye düşünüyorum.
Böyle bir şeyin bugünkü bilim, teknoloji ve insan zekasıyla yapılıp elde edilmesi elbette imkansızdır Ancak ilerde böyle şeylerin olamayacağını da söyleyemeyiz. Yaratılmış olan her şey akli ve ilmidir. Çünkü ruh da külli akıl ve külli ilmin sahibi Allah’ın eseri olduğundan insanoğlu kendisine verilen cüzi akıl ve ilimle er geç bunu da başarabileceğini düşünüyorum.)
İnsanın bedenini oluşturan elle tutulup gözle görülen yada görülmeyen iç ve dış organları mevcuttur. Kalp, beyin, akciğer, karaciğer ve bağırsak gibi vs. iç organları ile, el, kol, bacak, baş ve gövde vs. gibi dış organları da insanın bütün uzuvlarını oluşturur. Bu uzuvların hepside toprak ve sudan oluşmuşlardır. Onlardan beslenip, onlardan oluşmuş şeyleri severler. Onlara aşıktırlar. Onlarla var olup, onların yokluğu ile de porsuyup, çürüyüp asılları olan toprağa geri dönerler. (Topraktan oluşmuş şeylerde; erkekler için kadın, kadınlar için de erkek. Her ikisi içinde para, mal, mülk, evlat vs. gibi, dünyevi şeylerdir.)
Toprak türü şeyler yanınca ilk etapta köz olur. Daha fazla yandığında da içindeki is çıkaran olumsuz zararlı maddelerden git gide arınır. Arındıkça da kor halini alarak beyazlaşıp temizlenerek nura yakın ışık olur.
İnsanı terbiye edip, nurani ışık haline getirmek için, bedeninde bulunan toprak ve su türü şeylerden oluşmuş nefsine ait şeylerini, gaip alemine ait ruhundan uzaklaştırmaya yönelik onları, yakıp yok ederek insanı, arıtıp durultarak, arı duru saf bir hale getirebilirsek, işte o zaman insan denilen canlı varlık, melek gibi nurani bir hal alır. Nurlu bir varlık olarak da ışık olup etrafına nur saçar.
İnsan; toprak, su, hava ve ateş karışımından oluştuğuna göre, bu dört unsuru bünyesinde bulundurup dengede tutabilenlerin normal insan benliğinde olacaklar, Nefsi yönde hareket ederek, bedenlerinin ihtiyacı olan şeylere karşı aşırı istek ve arzu duyarak, onları elde etme yönünde büyük bir hırsla yanıp tutuşan insanlarında şeytani yöndeki benlik kazanacaklar ve toprak, su ve ateş dengesini sağlayıp yeterince hava teneffüs ederek yaşayanların da benlikleri melekut denilen nurani aleme daha yakın olacaklardır.
Demek ki, insan bedeninde bulunan toprak, su, hava ve ateş unsuru dengeli olduğunda insanlarda insani benlik ağırlıklı olur. Bedende toprak, su unsuru şeyler ağırlıklı olursa o zamanda bunların isinden, pisinden dolayı da insanda şeytani benlik gelişir. Şayet bunları birde ihtiyacı kadar alıp aldıklarını benliğinde yakıp, fazlasını da başkalarıyla paylaşarak değerlendirebilirse, işte o zamanda insanın benliğinde melekleşme hali başlar.
Şöyle ki, bunlardan arınıp, durulup, arı, duru saf bir benliğe sahip olmak isteyen benlik bedeninin isteklerinden (içindeki ruhu taşıyabileceği kadarı yada dünya hayatını sürdürebileceği kadarı hariç) arınıp, durulacak. Ruhi yöndeki isteklere yönelerek gaip alemine ait şeylerin aşkı ile yanıp tutuşacak. O aşk ile yanarken de köz olup kora dönecek. Kor olup, ak olacak. Aktan nur olup Hak’ka dönecek. Melekleşen bir benliğe bu şekilde sahip olacak. Sonra Hak’ huzuruna varıp, O’nda eriyip yok olacak.
Halbuki bir çok insan, özü ve mayası toprak su karışımı şeyleri elde etmek, hayat boyu çalışıp kazanmak için onların peşinden koşarak elde etmek isterler. Elbette onlarda gerekli. Onları da bu dünyaya ait bedenimiz için çalışıp kazanıp elde etmeliyiz. Ama hiçbir zaman onları elde etmek için de ölçüyü kaçırmamalıyız. Asla onların esiri olmamalıyız. Hatta onlar için ne kendimizi ne de başkalarını kötülüğe sevk ederek asla parçalayıp, hırpalayarak heder etmemeliyiz. Çünkü Allah, yarattığı her kulunu diğer insanlara emanet etmiştir.

O halde her bir insandan bütün dünya sorumludur. Başka bir ifadeyle de dünyadaki bütün insanlar birbirine eşittirler. Hepside aynı yaşam hakkına sahiptirler. Çünkü bu dünyada yaşayan bütün insanlar Allah’ın yarattığı birer kutsal kul olup, yaratılmış olan her kul da kutsal olup sevgi ve saygıya değerdirler.

Elbette helalinden kazanmak için üreteceğiz. Ürettiklerimizi akıl çerçevesinde değerlendirip kullanarak tüketeceğiz. Aksi davranışta bulunanlar çalışıp, kazanıp elde etmiş olsalar bile, elde ettikleri ile hiçbir zaman tatmin olmazlar. Daha fazlasını isterler, elde edebilirlerse sevinirler, edemeyince de kahrederek, hem kendilerinin hem de başkalarının hayatını zehir edip kabusa çevirirler.

Halbuki, topraktan oluşmuş şeyleri aşırı derecede sevip, onların aşkıyla yanıp tutuşanlar bilseler ki, her şey sonunda aslına dönecek. Topraktan olan şeyler yanınca duman olup is çıkaracak. Sonunda kurum, köz, kül, zift olacak. İnsanı yakıp kirletip toprağa karıştırarak biyolojik değişim geçirmesi için toprakla haşrolunacalar. İnsanı ahirette ışıksız karanlıkta yalnız bırakacaklar. Allah’ın rızasını kazanmadan bu şekilde ahirete göç edip gidenler, çayana, çıyana yem olurlar.

Demek ki, insanın madde olan bedeni bu dünyaya ait özellikler taşırken, mana aleminden sayılan ruhu da gayb alemine ait rüya gibi bilinir, bilinmez bir çok gizli saklı sır ve özellikler taşır. Ama yine de sonunda o da diğer yaratılmışlar gibi aslına döneceğinden, bu dünyaya ait özellikler taşıyan beden ve bedene ait uzuvları biyolojik değişim geçirmek üzere toprağa karışır.

Bedenden ayrılan ruhu da dünyada yaşarken kazanıp elde etmiş olduğu olumlu – olumsuz amelleri ile birlikte (ruh bünyesinde kayıt altına alınmış olarak) terbiyesinin devam edeceği bir sonraki berzah denilen, ahiret yurdundan sayılan uyku alemine benzer, vicdani terbiyesinin yapıp devam edeceği yere gider.
İnsan beden ve ruhtan meydana getirilmiş canlı bir varlık olduğuna göre, dünyada yaşarken bedeni isteklerine şuura dayalı nefisle, ruhi isteklerine de (akıl baliğ olduktan sonra, aklın kullanımı oranında) gönle dayalı akıl ve iradesiyle karar verip yaşar.
O halde önce şuur nedir onu açıklayalım. Sonra da insanı, insan yapan ruhu tanımaya çalışalım.

İNSAN :

İnsan; Toprak, su, hava ve ateş karışımından oluşmuş, doğup, yaşayıp, ölen canlı bir varlıktır. İnsanı tanıyıp, tarif edebilmemiz için önce onun nelerden ve nasıl oluşturulmuş bir varlık olduğunu bilmemiz gerekir.

İnsan, madde ve manadan oluşmuş canlı bir varlık olduğuna göre. Madde olan, elle tutulup gözle görülen (iç ve dış organlarını oluşturan) bedenine ait cisminin (su karışmış) topraktan yaratıldığını, içine de ruh denilen (toprak ile su, hava ile ateşten oluşan erkek ve kadın (x, y) hücrelerindeki (+) ve (- ) enerjilerin kuru sıcak havada birbiriyle çarpışmaları sonucu çıkan hava akımındaki kıvılcımla oluşan) can (öz) üflenerek girdiğini artık bilmeyenimiz yok. Ama insanın nasıl ve nelerden oluştuğunu bilmeyenlerimizde bir o kadar çoktur.

O halde insan denilen canlı varlık, madde ve manadan oluşmuştur. Maddeden oluşan, elle tutulup, gözle görülen toprak cinsi şeylerden oluşmuştur. Ruh denilen can ve cana ait (akıl, gönül, irade vs. gibi) insanın iç benliğini oluşturan, manevi alemine ait bilinmeyen (gaipteki) şeyleri de, mana türü şeylerden oluşmuştur.

Demek ki, insanı, insan yapan bu iki özelliğindeki özel hususiyetleridir. Çünkü her iki özellikte insan için büyük anlam ve mana taşır. O nedenle de insan, yaratılıştaki bu iki yönlü hususi özellilerinden dolayı diğer yaratılmış bütün mahlukatlardan üstündür. İnsanı diğer mahlukattan üstün kılan sebep, bedenini oluşturan dış özelliğinden (güzelliğinden) ziyade, manevi aleme ait iç benliğinde bulunan akıl, gönül ve iradesine bağlı kazanıp elde edebileceği bir çok hüner ve marifete dayalı gizemli sır ve özelliklerin oluşundandır.

İnsanı, madde ve mana olarak tanımaya devam edersek, yaratılmış olan her şey gibi, insanda sonunda aslına dönecektir. Bu geriye dönüşte, dünyaya ait özellikler taşıyan beden ve bedene ait uzuvları, bir sonraki bedenleri oluşturmaya yönelik biyolojik değişim geçirmek üzere geri toprağa karışır.

Ancak dünyada kazanılmış olan ruh bünyesindeki amelleri de, unutulup kaybolmadan, hatırlanıp anlatılması için sekar denilen, gaip alemindeki hafızamızdaki dimağ benzeri bir levhaya yazılıp kaydedilerek mahşere kadar saklanıp korunması sağlanır.

Gaip alemine ait can denilen ruhu ise, dünyada beden içinde yaşarken ister şuurla, isterse de akli iradeye bağlı hüner ve marifetle kazanılıp elde edilmiş, bünyesinde toplanıp kayıt altına alınmış iyi, kötü şeklindeki (olumlu – olumsuz) amellerle birlikte vicdani terbiyesinin (yapılacağı) devamına yönelik kabirde amel defterinin dürülüp, kapatılmasına yönelik yapılacak olan ilk sorgulamanın arkasından ruh, berzah denilen gaip alemine gider.

Bu alemde kıyametten sonra kurulacak olan mahşeri bekler. Ancak mahşerde yeniden diriltilip hesaba çekilinceye kadar geçecek olan süreyi de ruh, ameline göre, iyi yada kötü rüya görür gibi, uyku halinde geçirecektir. Çünkü Allah katında (ki mana alemlerinde) zaman ve mekan kavramları yoktur. Tıpkı rüyalarımızda olduğu gibi.

ŞUUR:

ilmi kudretin ilahi kaderdeki takdiri hükmünce, yarattıklarına akıl ve irade dışı doğal hayat içindeki bütün oluşumları, içgüdüsel (itirazsız) yerine getirmeleri için, ezelde iç “ben”liklerine verilip yüklenmiş İlâhi bankası şeklindeki her mahlukat için azami yaşama bilincini oluşturan bilgi birikimine şuur yada doğal yaşama bilinci denir.

Bu tariften sonra şimdi de insan bedenini tanımaya çalışalım.

Her şey sonunda aslına rücu edeceğinden bu dünyaya ait özellikler taşıyan bedene ait bütün uzuv ve unsurlar sonunda burada kalıp toprağa karışır. Ruha ait bu dünyadaki imtihan sonucu kazanılıp elde edilmiş bütün hak ve özellikler de ameller olarak ruh bünyesinde geri gaip alemi denilen mekana olumlu – olumsuz ameller olarak geri gider. Hesap günü tekrar geri diriltilerek hesaba çekilecek olmasından dolayı da ruh ölümsüz olup. Gittiği alemlerde de terbiyesine devam edilecektir.

İnsan, beden (madde) ile ruhtan (manevî) meydana gelmiştir. Bedeni isteklerine nefse dayalı şuur ile ruhî isteklerine de (akıl baliğ olduktan sonra) gönle dayalı akıl ve irade ile karar verir.

O halde önce insanın bedenine ait özellikleri kısaca hatırlamaya çalışalım. Beden denilen madde içerisindeki her şey toprak cinsi şeylerden oluşmuştur. Bunlarda baş, el, kol, bacak, ciğer, kalp ve nefis gibi. Bunlar topraktan beslendikleri için toprak cinsi şeyleri severler, onlara aşıktırlar. Kastedilen aşık oldukları şeyler de; erkekler için kadın, kadınlar için erkek yada para, mal, mülk, evlat, gibi yada dünya nimetlerinden sayılan vs. şeylerdir.

İnsan bedeni beslenip gelişip büyüyebilmesi için bedene ait istek ve arzularını yerine getirmesi gerekir. Bunun içinde bedende bulunanların istekleri yönünde onların sevgisi ve aşkı ile yanıp tutuşursa, onların ateşiyle de yanar. Yanarken de alev alıp, duman, is, kurum, zift, kül olur. Sonunda toprağa dönerek aslına rücu eder. Toprakta yalnız kalır. Toprakta yaşayan böceklere, yılanlara arkadaş, yem olur.

Halbuki nefsin asıl işi şeytanlık, kaynağı kötülüktür. Kalbin görevi ikidir. Birisi bedene hizmettir. İkici asıl işlevi de, özdeki kaynağı iyiliktir. Ancak kalp dış özellik olarak bedene aittir. Bedene ait görevlerini yerine getirir. İç özelik olarak da gaibe ait hizmet etmektir. Gaibe ait hizmetler arasında da en önemli asli görevi ise, Allah’a ev sahipliği yapmaktır. O’nu memnun etmek için çalışıp çabalamaktır. O’na layık olabilmek için. Her an orayı arı duru temiz tutmak zorundadır.

İşte asıl insanı insan yapan bütün özellikler ve güzellikler kalp denilen gönül evinde saklıdır. Bize düşen en büyük görev. Buranın her zaman Allah’a layık arı, duru, temiz olmasındadır. Dikkat edilecek en önemli husus da budur. Kalbin asıl görevi her ne kadar iyilik yapmak olsa da, dış özelliği bakımından da bedene ait oluşum özellikleri taşır. Bu özelliğinden dolayı da bedenin istek ve arzularına muhataptır. Dolayısıyla kalpte hem iyilik hem de kötülük mevcuttur. Çünkü kalp insanın (her iki dünyasına ait) gönül aynasıdır. Nefis ise, kötülüğün kaynağı, şeytanın evi olarak bilinir.

Bu nedenle de gönül atına şayet önce nefis binerse, insan alçalıp, şeytanlaşır. Gider ya ota yada necaset denilen pisliğe karışır.

Şayet insanı mana olarak ele alırsak o zamanda ruh ve akıl taşır. Bunlar ile içindekiler de gayb alemine ait duygu, his gibi vs. şeylerdir ki, kendileri gibi bilinmeyen , gökteki gaybdan sayılan şeyleri severler onlara aşıktırlar. Onların aşkıyla yanıp tutuşan ruh ve aklın sahibi kimseler de onların aşkıyla yanıp tutuşurlarsa onlar da yandıkları zaman ışık, nur olup, Allah’a kavuşurlar.

Şayet gönül atına nefisten önce ilimle marifet kazanmış akıl sahibi binerse, Allah’a aşık olarak yükselip melekleşir. Sonunda da Allah dostu olarak O’nunla birlikte hem hal olup yaşar.

Orta yollu, makul insan olmanın şartı ise, gönül atınızın önüne önce aklınızı, sonra da terkine nefsinizi koyup yolunuza devam ediniz. Çünkü bu şekilde yaşayan bütün insanlara Allah daima yardımcı olacaktır. Bundan emin olunuz.

İnsan, yeryüzünü Allah adına mamur etmekle görevli olma bilinci içinde yaşamalı. Sonunda da kendisine verilen akla uygun yer yüzünü mamur edip etmediği hususunda da ahrette hesaba çekilip imtihan edileceği sorumluluğunu bilerek doğru dürüst yaşamalıdır.

RUH :

Allah’ın ezelde kulları ile yaptığı ilahi sözleşmeye uygun olarak (ilmiyle) takdir edip yarattığı, tekamül evreleri içinde ölüm öncesi ve sonrası yaşamın sorumluluğunu taşıyan bir bedende yoğunlaşmış öz, Rab’in emrindeki hayat enerjisi.

Varlığında, hayat veren. Hayat verdiği varlıklardan bir siluet gibi sıyrılarak gittiğinde de tıpkı güneşin doğup batışında dünyanın aydınlanıp karanlığa bürünmesinde yaşanılan hal gibi olur. Onun varlığını içlerinde hisseden varlıklar, onunla var olup yaşarlar. O içlerinden gittiğinde de yok olurlar. Tıpkı sönen ışıkta kaybolan gölge misali olurlar.
Ruh, görünmez olmasına rağmen bizle onun varlığını, zaman ve mekan kavramları ile sınırlandırılmış olan dünyadaki cismani varlıkların varlığı içindeki varlığını onlara hayat verip yaşatmasından, onları yaşatırken de hareket ettirip, erginleştirip olgunlaştırmasından varlığını anlıyoruz.
Ruh, varlıklara enerjisiyle güç verip, hareket etmelerini sağlayarak murat edilmiş olgun sonda onlardan birleştirilmiş bir bütün elde etmek için onları bir araya getirip derleyen toparlayan ilahi enerji güç kaynağına ruh denilebilir.
Bu şekilde Allah’ın ol emrine uygun olarak varlıkların oluşup, hareket etmelerini, halden hale girerek olgunlaşıp yok olmalarını sağlayan bu hayat iksiri denilen enerjisinin oluşumuna gelince; ruh, kainattaki her zerredeki varlıkta mevcut olup. Varlıklar içindeki varlığı ile parçalanıp bölünmeyen aynı özellikleri taşıyan bir bütündür. Doğadaki bütün canlılara hayat veren ruh tekdir. İnsandaki ruh ne ise diğer bütün varlıklardaki ruhta odur. Doğaya can veren ruhun oluşumu ile insana can veren ruhun oluşum özellikleri de birbirisinin aynısıdır.

Dolayısıyla da doğadaki (tabiattaki) oluşumlar ile ana rahmindeki oluşumlar birbirinin benzeri olduğundan, en büyük ana tabiattır.

İnsan, kainatın özünü oluşturan çekirdeği olduğundan, çekirdek ne ise, çekirdekten çıkıp oluşan varlıkta, çekirdeği oluşturan varlığın aynısı olur. Dolayısıyla her ikisindeki oluşumlar ve oluşum sonrasına ait taşıdıkları bütün özellikler birbirinin aynısıdır. Aynı şekilde oluşup, aynı içerikteki karakteristik özellikleri taşırarak birbirine benzer şekilde de gelişip olgunlaşırlar.

O halde dünyadaki her şey onun varlığı ile hayat bulup yaşarlar. Yalan denilen bu dünyada zaman ve mekan içinde doğup var olan, yarın denildiğinde de gölge gibi kaybolup giden varlıkların yok olmasında yaşanılan şeylerde olduğu gibi bir şey.
Demek ki, bizler için ne geçmiş ne de gelecek var. Sadece onu içimizde hissettiğimizde yaşanılan bir an vardır. İnsan, yaratılış itibariyle kainatın özü sayılan çekirdeği olduğundan oluşumlar önce büyükten başlar, küçükte biter.
O halde ruh, Allah’ın ol emri ile, çokluk alemine ait yaratılan bütün varlıkların oluşundan yok oluşlarına kadar geçirecekleri süredeki olgunlaşmalarını sağlayıcı ruhun, yaratılma ile başlayan bir başlangıçı olup, ölüm şeklinde sonu olmayan, bütün varlıkların tekamülünün tamamlanmasında varlığı ile onlara vücut veren, varlık ile yokluk arasındaki gerçekle – yalan, hayalle – rüya, arasında oluşacak olan bu dünyadaki oluşumları sağlayacak olan hayat enerjisine ruh denir.
Çünkü yaşayan varlıkların tümü de içlerinde Allah’tan üflenen bu hayat enerji denilen ruhun, kuru ateş ile sıcak kuru havada dolaşan, farklı tabakalarda, farklı ısılarda oluşmuş hava akımlarının atmosferde birbirleriyle karşılaşıp çarpışmaları sonucunda oluşturdukları, bu hayat iksiri özelliği taşıyan bu enerjiye ruh denileceğini tabiata hayat verip can katacağını düşünüyorum.

İnsanın, kainata benzeyip onun ve içindeki tüm varlıkların özelliklerini taşıyıp onlara üstünlük sağlayıp, kolaylıkla hükmedip, Allah’ın yer yüzündeki halifesi olabilmesi için aynı ruhu taşıması gerekir.

Ancak kainattaki varlıklara verilen ruh ile, insana hayat veren ruhun oluşumu her ne kadar her ikisini oluşturan toprak, su, hava ve ateşten unsurlarından dolayı içerik ve özellikler açısından her en kadar birbirini aynısı olmuş olsa bile, insanın yer yüzünü mamur edip yaşanır hale getirebilmesi için elbette diğer tüm yaratılmışlardan üstün olup onlara hükmedici bir ruha sahip olması gerekir.

Bundan dolayı da insanoğluna verilen ruhun yoğunluğu elbette diğer mahlukatlara verilenlere göre en fazla olanıdır. Aynı zamanda da her insanın yaratılışında kendisine has şahsiyetini oluşturan özelliklerde oluşan bir ruhu varken, diğer mahlukatların her bir cinsini oluşturan toplulukların tümüne de bir ruh verilmiştir.

Dört unsurdan dolayı kainattaki varlıklar arsında en kapsamlı ruh insanoğlundadır. Çünkü bu dört unsurun oluşturduğu enerji insanoğluna büyük güç ve kuvvet kazandırır. Bununla da kainatta oluşacak olan doğadaki oluşumlara karşı cüzi de olsa ilmen müdahale ederek, yaşamı kolaylaştırabilmek için tedbir alıp yönlendirebilir.

Bu nedenle de en fazla ruh yoğunluğu insanda olup, insandan aşağı doğru azalarak şöyle devam eder. İnsanlardan sonra ilk sırayı alan varlıklar cinlerdir. Bunlarda aynı insanlar gibi doğup yaşayıp ölürler. Onlar da Allah’a ibadet ederler. Sevap günah işlerler ödül ceza alırlar. Ancak bunların bünyelerinde dört unsurdan sadece hava ve ateş mevcuttur. Üçüncü sırada melekler gelir. Melekler nurani varlıklar olup günahsızdırlar. Bundan sonrasını da hayvanlar, bitkiler ve diğer mahlukatların ruhları oluşturur.

Çünkü yaşayan varlıkların tümü de içlerinde Allah’tan üflenen bu nurlu ışığı içlerinde taşıdıklarında hepside var olup yaşarlar. Işık içlerinden sıyrılıp geri alındığında da adeta hiç yaşamamış gibi olurlar. Beden içindeki ruhu taşıyamaz hale geldiğinde ölür. Aslı olan toprağa dönerek ona ve geri karışır. Dünyadaki bedenlere can verip yaşatan ruh ise, bir sonraki alemdeki terbiyesine devam etmek için berzah denilen rüya alemine gider.

Bu imtihan dünyasına gelip giden anlamlı varlıkların varlığı da yokluğu, Tanrı’dan yansıyan bu nurlu ışık denilen ruha bağlıdır. Ruh yüce yaratıcı Allah’ın emrinde olduğundan varlıklar için evvelde ne hükmedilip emredilmişse, emredildiği şekilde yaşarlar. Yaşarlarken de dünyada verilen görev ve sorumlulukları da hiç itiraz etmeden yerine getirirler.

Kainata yayılan bu ışık yansımalarının yoğunlukları her varlık için farklı yoğunluklarda olduğundan, varlıkların şekil, görüntü ve biçimleri de farklıdır. Bu ışık yoğunluğunun oluşturduğu farktan dolayı bizler bazı varlıkları duyu organlarımızla hissedemeyiz. Onları görüp, dokunup, hiçbir duyu ve hislerimizle de algılayamayız. Ama onları görüp dokunmasak bile onların varlıklarının var olduğuna inanmalıyız.

Melek ve cinleri, bizlerin bu dünya gözü (beden gözü) ile görüp dokunmamız imkansızdır. Ancak bu ışık yoğunluğu içinde onların da var olup, yaşadıklarını görüp duyup dokunmasak bile inanırız. Çünkü dünya – alemde gördüklerimizden görmediklerimiz, bildiklerimizden bilmediklerimiz her zaman çok daha fazladır.

Örnek vermek gerekirse; Fotoğrafımız yada röntgen filmimiz çekilirken makineden çıkan ışınların vücudumuza girip çıktığını bilmemize rağmen görmeyiz. Röntgen yada fotoğraf makinesinden çıkan ışınlarının varlığını da asla inkar etmeyiz. Çünkü ortada gerçek, somut olan bir şey var.

Bir başka örnek, evlerimizdeki radyo, TV. bilgisayar, telefon, internet vs. gibi alıp vericilere gelip giden resim, yazı, ses ve görüntülerini bizler cihazımıza gelip girmeden önce havada göremeyiz. Ancak bunların varlıklarını da artık bu günkü teknoloji ile de asla inkar edemeyiz.

Çünkü bunların varlıklarının varlığını stüdyo yada vericilerden yayınlanan ses ve görüntüler olduğunu artık bilmeyenimiz yoktur.

Bazı hayvanların duyup hissettiği yada hissedip algıladığı ses veya diğer dalga boylarını insanların duymaları yada hissedip algılamaları bu türden cihazlar olmadan imkansızdır.

O halde kainata yayılıp dağılan, görüp görmediğimiz ama var olduklarına inandığımız, doğada değişik şekil ve biçimlerden oluşmuş bize göre sonsuz denecek kadar çok sayıda ışık yoğunlaşmaları olduğunu da artık hepimiz biliyoruz.

Yoğunluğundan kurtulup nura dönüşebilen ışık gibi, enerjiye dönüşebilen varlıklar içinde, zaman ve mekan kavramları yoktur. Tıpkı melekler de olduğu gibi. Yalnız burada konuya uygun bir açıklama yapmak istiyorum.

İnsan bedeninden çıkan gönlün de kendi aklına dayalı ilmi güçle ulaşabildiği mele kut alemine ait, rahmani sırların yansıtıldığı, ışık yansımalarını kendi gönül aynasında görüp seyretmesine insanın zaman ve mekandan kurtularak başka yerleri seyri sefere çıkmasına (gördükleri yerlerdeki bilgilerle donanıp dönmesine) insanın tay – yi mekan etmesi denilir.

Ancak maddeyi enerjiye dönüştürmeyi başaran insanoğlu, henüz enerjiyi maddeye dönüştürmeyi başaramamıştır. Şayet bundan sonra başarabilirse o zaman da bir çok gizemli sırları çözmeyi başaracaktır.

Bu durumda gönlün bedenden çıkmasıyla bedende ne bir azalma olur. Geri dönüp gönlün bedene girmesiyle de bedende ne bir çoğalma olur Kısacası çıkınca da girince de hiçbir değişiklik olmaz.

İnsan madde ve mana olarak yaratıldığından bedeni toprak, ruhu ise günümüz bilim ve teknolojisi ile henüz tespit edilemeyen ruh denilen nuranî bir ışık, bir hayat enerjisi, öz denilen ilahi hayat kaynağını oluşturan iksirden yaratılmış bir varlıktır.

Hz. Muhammed’de bir insandır. İnsan olmasına rağmen, miraç olayında bedeninden çıkıp kurtulduğu söylenen ruhunun zaman ve mekan dışına çıkarak tay- yi mekan yaptığı. Yada bedeninden çıkan ruhunun başka mekan ve alemlerdeki zaman dilimlerine gidip geldiğini biliyoruz. Ancak Hz. Muhammet Allah’ın elçisi olarak, Allah tarafından özel yaratılıp seçilmiş olduğundan elbette diğer insanlara göre üstün vasıfları olan bir insandır. Bu üstün vasıftaki özelliklerinden dolayı da Allah O’nu kendisine Resul seçerek ödüllendirmiş. Bu üstün vasıflarını da diğer kullarına gösterip ispat ederek inandırıcılığını artırmak içinde Hz. Muhammed’i mucizelerle de taçlandırmıştır. En büyük mucizesi de bu miraç olayıdır.

Her işin doğrusunu Allah bilir diyerek bu konudaki görüş ve düşüncelerimi sizlere açıklamak istiyorum.

Çünkü bu güne kadar söylenip yazılıp çizilenlerin, her ne kadar mucizevi bir olay olsa da yine de düşünen bir insan olarak bu güne kadar anlatılanlar beni tatmin etmemiştir.

Dolayısıyla işin doğrusunu insanlara açıklayıp anlatamazsanız hiçbir şeyi yerli yerine oturtamazsınız. Her şey havada uçuşacağından kalpler mutmain olmaz. İnsanlar huzur bulup, sükunet içinde doğru dürüst mutlu yaşayamazlar.

Çünkü bizler böyle olduğuna inanıp, has bel kader ilim, irfandan uzak yaşasak bile, başka dine mensup insanlar ilerde bizlerin yapamadığını bizlerden önce yaparlarsa, işte o zaman bizlerin hali nice olur. Hiç düşündünüz mü?

Bunun içinde insanlar daima akıllarını çalıştırıp akledip ilim irfan sahibi olarak düşünüp doğruyu bulmak için sürekli çalışıp çabalamalılar. Çünkü kalplerin yerli yerine oturup mutmain olması, bu şekilde elden geldiğince zamana uygun doğru ilim irfan üreterek sağlanır. Üzülerek söylemek istiyorum ki, ülkemizde ne yazık ki, pek fazla ilim irfan da üretilmemektedir. Üretilenler de genelde para kazanmaya yönelik ruhsuz olduğundan, inandırıcılıkları yok.

Vatanını, milletini, bayrağını ve tümden bu güzel ülkenin bütün insanlarını ve değerlerini canı gibi seven biri olarak, bu çıkmazdan kurtulmaya yönelik düşünüp akleden bir insan olarak, insan bedeninden ruhun çıkması halinde insana hayat verip yaşatan öz denilen canın da çıkacağını, bu sebeple de insan bedenini terk eden ruhtan (candan) dolayı insanın ölümünün gerçekleşeceğini düşünüyorum.

O halde bu şekildeki bir miraç düşüncesinin doğru olmadığını, miraç denilen mucizevi olayın gerçekleşebilmesi için de bedenden çıkanın ruh denilen hayat enerjisi olmayıp, onun yerine bedendeki bu ruh denilen enerji kaynağından beslenip, güç kuvvet alan, kalbimize bağlı çalışıp görev yapan, Allah’ın nazar edip kendisine mekan seçtiği insan gönlü olup. Arınıp durulmuş temiz bir kalbin içindeki gönlün, (İlme dayalı akılla feyizlenip hüner ehli olmuş, marifetli bir kişinin gönlü aynı zamanda kalp içinde ayna gibi çalışır. Allah’ın izin verdiği ölçüde de gaip alemindeki görüntü ve yansımaları bire bir gönül aynasında görüp seyreder. Daha sonra gönülden kalbe, kalpten de akla inen bu görüntüler ilme dönüşür. Kalp evinden bu şekilde çıkan gönlün değişik mekan ve alemlerdeki zaman dilimlerine gidip gelmesine tay – yi mekan denilebileceğini düşünmemiz gerekir. Tıpkı Hz. Muhammed’de olduğu gibi.

İnsana yol gösteren aklı, yön veren de gönlüdür.

Burada ne madde enerjiye, ne de enerji maddeye dönüşüyor. Her ikisi de birbirinden güç kuvvet alarak bu işi yapar. Asıl insana yakışan da bu marifet olsa gerek. Çünkü insan hem madde hem de manadır. Bundan kastım ise, ruh denilen insana hayat veren can dır. O da her zaman, her yerde her an Allah’ın emriyle görev ve sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirip yapmakla görevli olan, ruh denilen (nurlu ışık) öz’ dür.

Demek ki, kalbi iki görevi var. Birisi bedene hizmet etmektir. İkinci asli görevi de özündeki asıl işlevinden dolayı iyiliğin kaynağı olarak insanın iç dünyasını oluşturan gönül aynasından dolayıdır ki, işte insanı insan yapan bütün güzellikler ve üstünlük sağlayıcı meziyetler burada saklı olmasına rağmen aynı zamanda da kalp bedenin istek ve arzularına da cevap verdiğinden dolayı kalp hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağını oluşturur.

Kalp gönülden dolayı insanın iyilik merkezi bilinir. Nefisten dolayı da aynı kalp kötülüğün kaynağı, şeytanın evi olarak bilinir.

Bu nedenle de şayet gönül atına önce nefis binerse, insan alçalıp, şeytanlaşır. Yok, şayet gönül atına nefisten önce ilimle marifet kazanmış akıl sahibi binerse, öyle bir kulda doğru yolda giderken, er yada geç Allah dostu olup yaşar.

İnsan, yer yüzünü Allah adına mamur etmekle görevli olduğu bilinci içinde yaşamalı. Sonunda da,kendisine verilen akla uygun yer yüzünü mamur edip etmediği hususunda da ahrette hesaba çekilip imtihan edileceğini bilerek, sorumluluk içinde doğru dürüst yaşamalıdır.

İnsan = beden + ruh,
İnsan = beden+ nefis+ ruh + Kalp, her iki tarafta da yer alır. Hem bedene hem de ruha hizmet eder.

Ruh = Kalp (nefis) + beyin (şuur +akıl)

İnsan ruhunun oluşumuna gelince;

Ruh = şihap denilen kuru ateş ile kuru hava akımının oluşturulduğu bir ortamda, toprakta yetişenlerin yenmesiyle erkek döl kesesinde oluşan balcık şeklindeki meninin vücut ısısında tam kıvamında pişerek erkek üreme hücrelerinden oluşan balcık şeklindeki peltemsi çamurun, kadının üreme organında oluşan nemli loş bir ortamdaki canlanıp hayat bulan ruhun oluşumunu insan bahsinden okuyabilirsiniz.

GÖNÜL

İnsanın tekamüle ermesini sağlamak üzere ruh. kalp. nefis, aşk ve akıl marifetiyle mizaca uygun karakterde zaman ve mekan sınırı tanımadan kaderdeki hayat çizgisi istikametinde sel gibi her aleme hayal seyri seferi yaparak hayır ve şerre yönelik fikir ve düşüncelerin oluşmasını sağlayan, Allah’ın nazar ettiği insan kalbinin merkezine gönül denir.

İlahi aşk ile hayır yönünde geliştirilip olgunlaştırılan kalpteki gönül, Allah’ın nazar ederek şereflendirip yerleştiği Allah’ın evi olur. Allah cümlemize böyle gönüllere sahip olmayı nasip eylesin.

Nefse uyup, şer yönünde geliştirilen gönül de, şeytanların karargahı, evi olur. Böyle bir gönlün sahibi olmaktan da Allah’a sığınırım.

RÜYA:

Akıl marifetiyle erişilemeyen arzu, duygu ve düşüncelerin çözümünü elde edip, tekamül yolunda ilerlemek isteyen yarı ölüm olan uyku halindeki ruh, dünyanın kötülüklerinden uzaklaşan kalp içindeki gönle (melek kudreti cinsinden olan gizli bir kuvvete- kuvvetle ) enerjisini vererek kişinin mizacına uygun Rahmani olan hayır yönünde veya şeytani olan şer yönünde açılan pencereden seyri sefere çıkan gönlün gördüklerine rüya denir.

Marifet ehli olmuş gönlün gördüğü rüyalar gaip alemine ait hikmet ve sırlarla dolu olup, tekamül yolundaki ilerleyişe Allah’ın insanlığa bir lütfü bir yardımıdır. Ancak bu gibi rüyaları uyanıkken görüp aydınlanmaya da ilham denir.

RÜYANIN AÇIKLAMASI:

Cüzi irade, akıl ile gayret edip çalışıp, tefekkür edenlere İlahi aşk ile ilham geldiğini düşünüyorum. Bu ilham ile gelen ilmin sırrına tüm yüceliğine rağmen insanın akıl gücü yetmez. İnsanı Allah’taki öze ulaştırmaz O’ nu anlayıp anlatamaz. Gaip alemindeki bilgileri öğrenmek veya bilmek Allah’ın izin verdiği ve bizim O’na olan yakınlığımız, dostluğumuz ölçüsünde ancak rüya veya ilham yoluyla olur diye düşünüyorum. Bizde O’ndan bu yoldan ilim sahibi olmak için daima yardımını diliyor, ve istiyoruz.

Özden açılan pencereden bize bilgi ses getirecek olan İlahi aşktır. Çünkü Öz kendisini aşk dediğimiz bir temel duygu ve arzu ile hissettirir. Gönüldeki bu aşk ezele, öze dayanır ki insanı Allah’taki birliğe, tekliğe, götürür. Bu yolculuğunda ancak bilgiyle olacağını düşünüyorum. Çünkü Kur-anın ilk ayeti “oku” ve daha sonraki surede de ” kalemle yaz “ denildiğine göre bundan başka yol olmadığını düşünüyorum. okuyup yazan gayret göstererek çalışan kulunun hiçbir emeğini karşılıksız bırakmayan Allah elbette kullarına yardım edecek, eksik kalan bilgileri de böylece ulaştırmış olacak diye düşünüyorum.

Bu yöntemin ispatının şimdiye kadar edilemeyişinin sebebi. İlim sahiplerini de yanıltan rüya tabircileri olduğunu düşünüyorum. Çünkü onlar rüya esnasında insan bedeninden ruhun çıkıp seyri sefer yaptığını söyleyip, düşünmüşlerdir. Dayandırdıkları en büyük gerekçeleri ise dinlenme uyku haline gecen bedenin içinde ki ruhun da yarı ölüm durumuna geçtiğini düşündüklerinden olacak ki. Bedenin bu durumdan faydalanan ruhun rüyada bedenden çıkıp dolaştığını varsaymışlar. İşte yanıldıkları noktanın bu olduğunu düşünüyorum. Rüyanın çok kısa sürdüğünü söyleseler de böyle bir şeye inanılamaz. Çünkü kalp krizinin de çok kısa olduğunu biliyoruz. Bana göre böyle bir şeyin olması imkansız geliyor.

Çünkü ruh (can) bedeni terk ettiğinde insan ölümü gerçekleşir diye düşünüyorum. bedenden çıkan ruhun da gerisin geri gelip bedene gireceğini hiç doğru bulmadığım gibi. doğru olacağını da düşünmüyorum. Ancak bunun gönül tarifinde yaptığım gibi olacağını düşünüyorum. insan gaip alemine geçmesi için bu dünyadan çıkması gerekir.

Yada uçması gerekir, insan kanatlanıp uçamayacağına göre, demişler ki insan uyuyunca ruhu çıkar dolaşır geri gelir bedene girer. Halbuki ruh çıkınca insan ölür.

İnsanın böyle bir şeyi yaşayabilmesi için çıkan varlığın hem bedenden bir varlık olup ondan güç alması gerekir. Hem de beden enerjisini kullanıp uçarak seyri sefere çıkıp, gördükleri ile geri dönmesi gerekir diye düşünüyorum.

Haberci bir kuşun gidip geri yuvasına dönmesi gibi bir şey olduğunu düşünüyorum. İnsana hiç bir zarar ziyan vermeden bu seyahatin olması gerekir diye de düşünüyorum.

Elbette ki rüyalarımızı iyi analiz etmeliyiz. Çünkü her görülen rüya doğru bilgiyi yansıtmaz. İki türlü rüya olduğunu bilmemiz gerekir. Birisi Rahmani yani Melekut Aleminden yani gaybul kitaptan, levhu mahfuzdan bilgi alınmasını sağlayan rüyalar.

Diğeri ise şeytani yönde olan rüyalar, buna örnek ise, halk arasında söylenip bilinen şeytan azdırma denilen, boşalıp cünüp olma halini yansıtan rüya. Ya da yatmadan önce çok tuzlu yemek yiyen birisinin, rüyasında şırıl, şırıl akar su görmesi gibi.

Her kesin bildiği bir başka örnek ise; aç horoz kendini darı ambarında görür gibi görülen rüyalardan, ayırt etmemiz gerekir.

Yukarda bahsettiğimiz rüyalar öyle her kesin görebileceğini sanmıyorum. Çünkü her şeyden evvel Allah, bu yolda çaba ve gayret gösteren ameli salih olan ilim erbabına bile zar, zor gösterip vereceğini düşünüyorum. Çünkü her kes sorumluluk taşıyıp, her yükün altından kalkamaz diye de düşünmek lazım.

İşte Melekler aleminden rüya yoluyla alınan rahmani bilginin asıl alınış sırrının bu şekilde olduğunu düşünüyorum.

Elbette işin en doğrusunu Allah bilir diyorum.

MİZAÇ :

Ezelde fıtri sözleşme ile kula emanet verilen cana, zıtlık kuralı çerçevesinde kader çizgisi istikametinde programlanarak yüklenen, kulun düşünce ve hareketlerine göre cüzi akıl ve iradesiyle kendine özgü oluşturup yön verdiği karakter çizgisine, hayattaki yaşama biçimine mizaç denir.

NEFS :

Yaratılışta (fıtrattaki) benliğe bağlı olarak kalpte meydana gelip, rahmani veya şeytani yönde gelişen, (kendinden öncesi olmayan) ezelde takdir edilmiş (çokluk aleminde meydana gelmesi gereken) duygu, his ve düşüncelere yönelik cüzi iradenin tercihini yapma eğilimini gösteren eylem merkezinin adı.

MELEK:

Melekler, tamamen nurdan yaratılmış olup, hayır ve şer işlemeden Allah’ın emirlerini kusursuz yerine getiren, yasaklarına uyan, günahsız doğup, büyüyüp, çoğalıp, ölmeden yaşayan latif nurlu varlıklar olup, peygamberlere vahiy, salih kullara ilham ve sadık ( mele kut aleminden Rahmani) rüya yoluyla ilahi emirleri bildiren, lütuflarını anlatan, kulların (amellerini) günah ve sevaplarını yazan, kısacası melekler, Allah emrinde çalışan sema işçileridirler.

ŞEYTAN:

Yaratılıştaki zıtlık kuralına göre, meleklerin karşıtı olarak isli ateşten yaratılmış, insan nefsine şer istikametinde fikir ve düşünceler bombardımanı yaparak insanı, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı cüzi iradesinden mahrum bırakarak aldatıp kandıran, doğru yoldan uzaklaştırıp, günaha sokmak için kötülüğü seçtiren güce şeytan diyoruz. (İnsan şeytan olabileceği gibi. Cinlerinde inanmayan asi şeytanları vardır. Allah cümlemizi bunların şerrinden esirgeyip korusun.)

ŞEYTANIN İNSANA OLAYLARI YAPTIRIŞ ŞEKLİ

Yaradılıştan (fıtrattan) gelen nefsin hallerinden olup, İlahi gücün zıtlık kuralına uygun olarak sebeplere bağlı gizli bir kuvvet neticesinde gelişip,vücutta dolaşan kan akışını hareketlendirip, hızlandıran aynı zamanda ısıtıp, kaynatan ve köpürten bu köpüksü kısmı kalpten taşıran, taşan köpükle de akıl,basiret,idrak,şuur vs. uygularımızın yollarını geçici olarak kapatan veya körelten aynı zamanda bu duygular yerine hemen; şer, inat, inkarcı, aksi ve kötü bir ruh halinin meydana gelmesini sağlamak üzere bu duyu organlarına giden kan damarlarının ağzını açıp genişleten bunların beslenmesini sağlamak için devamlı kan pompalayan, bedeni ve benliği kendine esir edip hükmü altına alıncaya kadar kan basıncını artıran ve vazgeçme korkusundan dolayı da bir an önce, acele ile bitirilmek üzere vahyin yasakladığı kötü işleri bu duygulara ihale edip, bedene ait uzuvlara yaptıran, sonra pişmanlık duygusu verip, köpük gibi sönen, yok olan bu gelip geçici halleri bize yaşatan, bizi günaha sokan akıl dışı nefsi duygu, his ve düşüncelere yönelik eylemleri harekete geçiren, bizi cüzi iradeden mahrum bırakarak, kötülüğü seçtiren güce, şeytan diyoruz.

İNSAN :

Cisminin mayası özü topraktan olup, zamanla, halden hale girerek, insan bedeni içinde, ileriye dönük, Ahseni Takvime uygunlukta kıvama gelen (*) spermlerden – kromozomlardan oluşup, şekil biçim alan, kalıba giren, büyümeye, gelişmeye, olgunlaşmaya, çürüyüp kokarak yok olmaya meyilli, fıtri sözleşme ile kula emanet verilen canın, koruyucusu olan bu dış kabuğa beden, Ahseni Takvim üzere, Allah tarafından içine (ruh) can üflenerek şereflendiril- miş, yaptıklarından sorumlu, dünya gibi can bulup, oluşan – geri ölümle de bozulan, gayb alemi gibi gizemleri olan, ilmiyle cüzi kudret bulan, bir bedene bürünmüş canlı varlığa insan denir.

SEMA:

Sema; İçindekileri birbirinden ayıran iç içe yüksek (bizlerin hayal bile edemeyeceği yükseklikte) halkalar halinde ( suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi, fakat dıştan içe bir birini kuşatmış halde) birbirini içten dışa büyüyerek kuşatan, her birisinin sahipleri, yetkileri, yaşam tarzları farklı, akıl ötesi hal ve boyutları olan ilahi kudretin egemenliğinde tekamül yolunda içindekileri besleyici, koruyucu ve terbiye edici özelliğe sahip arşı alanın altındaki Allah’ın ekin tarlalarının her biri.

İNSAN :

İnsan; Toprak, su, hava ve ateş karışımından oluşmuş, doğup, yaşayıp, ölen canlı bir varlıktır. İnsanı tanıyıp, tarif edebilmemiz için önce onun nelerden ve nasıl oluşturulmuş bir varlık olduğunu bilmemiz gerekir.

İnsan, madde ve manadan oluşmuş canlı bir varlık olduğuna göre. Madde olan, elle tutulup gözle görülen (iç ve dış organlarını oluşturan) bedenine ait cisminin (su karışmış) topraktan yaratıldığını, içine de ruh denilen (toprak ile su, hava ile ateşten oluşan erkek ve kadın x, y hücrelerindeki + ve – enerjilerin kuru sıcak havada birbiriyle çarpışmaları sonucu çıkan hava akımındaki kıvılcımla oluşan) can (öz) üflenerek girdiğini artık bilmeyenimiz yok. Ama insanın nasıl ve nelerden oluştuğunu bilmeyenlerimizde bir o kadar çoktur.

O halde insan denilen canlı varlık, madde ve manadan oluşmuştur. Maddeden oluşan, elle tutulup, gözle görülen toprak cinsi şeylerden oluşmuştur. Ruh denilen can ve cana ait (akıl, gönül, irade vs. gibi) insanın iç benliğini oluşturan, manevi alemine ait bilinmeyen (gaipteki) şeyleri de, mana türü şeylerden oluşmuştur.

Demek ki, insanı, insan yapan bu iki özelliğindeki özel hususiyetleridir. Çünkü her iki özellikte insan için büyük anlam ve mana taşır. O nedenle de insan, yaratılıştaki bu iki yönlü hususi özellilerinden dolayı diğer yaratılmış bütün mahlukatlardan üstündür. İnsanı diğer mahlukattan üstün kılan sebep, bedenini oluşturan dış özelliğinden (güzelliğinden) ziyade, manevi aleme ait iç benliğinde bulunan akıl, gönül ve iradesine bağlı kazanıp elde edebileceği bir çok hüner ve marifete dayalı gizemli sır ve özelliklerin oluşundandır.

İnsanı, madde ve mana olarak tanımaya devam edersek, yaratılmış olan her şey gibi, insanda sonunda aslına dönecektir. Bu geriye dönüşte, dünyaya ait özellikler taşıyan beden ve bedene ait uzuvları, bir sonraki bedenleri oluşturmaya yönelik biyolojik değişim geçirmek üzere geri toprağa karışır.

Ancak dünyada kazanılmış olan ruh bünyesindeki amelleri de, unutulup kaybolmadan, hatırlanıp anlatılması için sekar denilen, gaip alemindeki hafızamızdaki dimağ benzeri bir levhaya yazılıp kaydedilerek mahşere kadar saklanıp korunması sağlanır.

Gaip alemine ait can denilen ruhu ise, dünyada beden içinde yaşarken ister şuurla, isterse de akli iradeye bağlı hüner ve marifetle kazanılıp elde edilmiş, bünyesinde toplanıp kayıt altına alınmış iyi, kötü şeklindeki (olumlu – olumsuz) amellerle birlikte vicdani terbiyesinin (yapılacağı) devamına yönelik kabirde amel defterinin dürülüp, kapatılmasına yönelik yapılacak olan ilk sorgulamanın arkasından ruh, berzah denilen gaip alemine gider.

Bu alemde kıyametten sonra kurulacak olan mahşeri bekler. Ancak mahşerde yeniden diriltilip hesaba çekilinceye kadar geçecek olan süreyi de ruh, ameline göre, iyi yada kötü rüya görür gibi, uyku halinde geçirecektir. Çünkü Allah katında (ki mana alemlerinde) zaman ve mekan kavramları yoktur. Tıpkı rüyalarımızda olduğu gibi.

RUH:

Allah’ın, ezelde kulları ile yaptığı ilahi sözleşmeye uygun olarak takdir edip yarattığı tekamül evreleri içinde ölüm öncesi ve sonrası yaşamın sorumluluğunu taşıyan bir bedende yoğunlaşmış öz, Rab’in emrindeki hayat enerjisi.
Işığın varlığı ile var olup, elle tutulup gözle görünen varlıkların, içlerindeki ışığın sönüp kaybolmasında yaşanılan göz aldatıcı, gölge oyunundaki gerçekle yalan arası bir şey Yani varlığı ile hayat veren, yokluğunda da görünmez olup, kaybolup giden, ışık gölge misali bir şey.
Ruhta, tıpkı güneş gibi, varlığı ile hayat veren. Sönen ışığıyla da hayat verdiği varlıkların yok oluşunda yaşanılan, varlıkla yokluk arası yaşanılan bir şey.

ıp Doğduğunda varlığı ile dünyaya hayat verir. gibi Ruhta tıpkı, dünyaya varlığı ile hayat veren güneş gibi. Sabah güneşin doğup var oluşuyla, gözle görülüp var olan her şey, akşam güneşin batışıyla da gündüz görülen o gerçek varlıkların üzerine karanlığın çökmesiyle kaybolup görünmemelerinde yaşanılan aldatıcı görünmezlikte yaşanılan şey gibi bir şey.
Dünyada ki, her şey belirli zaman ve mekan da var olduğu gibi ayı zamanda da yok olur. İnsan onunla canlanıp doğar. Yaşarken gelişip büyür. Olgunlaşarak gölge gibi bir gün, bir an çekilir. Kaybolup gider.
O halde bizim için, ne geçmiş ne de gelecek var. Sadece ( onun varlığını içimizde hissettiğimiz o an var.) his onu içimizde hissettiğimiz yaşanılan o kısacık bir an var. İşte bizlere düşen görev de hep o anı güzel yaşamaktır. Çünkü üzerimize ne zaman gölge düşecek bilinmez.
Varlıkların tümü de Allah’tan üflenen bu nurlu ışığı içlerinde taşıdıkları süre, zaman dilimi içerisinde bulundukları mekanda var olup yaşarlar. Bu hayat ışığı varlığın içinden sıyrılıp alındığında bir an önce yaşayıp var olan canlı varlık, bir an da içindeki ışık sönünce de yok olur. İşte o zaman da, o ana kadar var olan varlık, bir an da adeta hiç yaşamamış gibi bir hal oluşur.
Varlığın var oluşu da yok oluşu da, varlıklara hayat veren bu (ak kor halindeki) nurlu, arı duru saf ışıktan oluşan hayat iksiri özelliği taşıyan enerji kaynağından oluşan ruha bağlıdır. Çünkü saf ışık denilen nur görünmez. (meleklerin görünmezliğinde olduğu gibi) Şayet ışık denilen nur görünürse, onu görünür hale getiren içindeki (benliğindeki) is, pise ait atık maddelerin oluşturduğu kirdendir.
Ruh, görünmez olmasına rağmen, ruhun varlığını bizler bu dünyada zaman ve mekan kavramları ile sınırlandırılmış cismani arlıkların varlığı içindeki varlığını onlara hayat verip yaşattığını onları yaşatırken de hareket ettirip erginleştirip olgunlaştırmasından anlıyoruz.
Ruh, hareket verip güç sağlayarak derleyip toparlayan bir etmek için birleyip birleştirip bir araya getirmeyi sağlayıcı hareket ettirici enerji ilahi güç kaynağıdır.
Bu nedenle de insan ruhu ile havyaların ruhu, havyaların ruhu ile bitkilerin ruhu, bitkilerin ruhu ile de diğer varlıkların ruhları elbette birbirinden derece derece daha aşağılarda olmak üzere birbirlerinden farklıdır. Çünkü her birisin görülen hal ve hareketleri de birbirinden farklıdır.
Birinci gruptaki insan ruhları, hareketli enerjiye sahiptirler. Akılları ile düşünüp irade kullanarak yaşarlar.
Diğer ikinci gruptakiler havyalar, hareketlidirler ancak akılları olmadığı için düşünmeden yaşarlar.
Bitkiler canlı olmalarına rağmen hareketsiz yaşarlar. Bitkilerin dışındaki diğer varlıklarda canlı olmalarına rağmen cansız gibi durup yaşarlar. Çünkü kainattaki her zerredeki varlıkta ruh mevcuttur. İnsandan geriye doğru ruhların her türlü hareket ve yetenekleri azalır.

*kaybolup görünmemesinde yaşanılan şey gibi. gerçek yalan dünyada zaman ve mekan içinde doğup var olup, yaşayıp ölüp, gelip geçen, yarın denildiğinde de gölge gibi kaybolup giden şeyler gibi. *
Çünkü yaşayan varlıkların tümü de içlerinde Allah’tan üflenen bu nurlu ışığı taşıdıklarında hepside var olup yaşarlar. Işık içlerinden sıyrılıp geri alındığında da adeta hiç yaşamamış gibi olurlar. Beden içindeki ruhu taşıyamaz hale geldiğinde ölür. Aslı olan toprağa geri karışmak için ona döner. Dünyadaki bedenlere can verip yaşatan ruh ise, bir sonraki alemdeki terbiyesine devam etmek için berzah denilen rüya alemine gider.
Bu imtihan dünyasına gelip giden anlamlı varlıkların varlığı da yokluğu, Tanrı’dan yansıyan bu nurlu ışık denilen ruha bağlıdır. Ruh yüce yaratıcı Allah’ın emrinde olduğundan varlıklar için evvelde ne hükmedilip emredilmişse, emredildiği şekilde yaşarlar. Yaşarlarken de dünyada verilen görev ve sorumlulukları da hiç itiraz etmeden yerine getirirler.
Kainata yayılan bu ışık yansımalarının boy ve yoğunlukları her varlık için farklı olduğundan, varlıkların şekil, görüntü ve biçimleri de farklıdır. Işık yoğunlukları farkından dolayı bizler bazı varlıkları duyu organlarımızla hissedemeyiz. Görüp, dokunup, algılayamayız. Ama görüp dokunamadığımız varlıkların varlığına da inanırız.
Melek ve cinlere, bizlerin bu dünya gözü (beden gözü) ile görüp dokunmamız imkansızdır. Ancak bu ışık yoğunluğu içinde onların da var olup, yaşadıklarını görüp duyup dokunmasak bile inanırız. Çünkü dünya – alemde gördüklerimizden görmediklerimiz, bildiklerimizden bilmediklerimiz her zaman çok daha fazladır.
Örnek vermek gerekirse; Fotoğrafımız yada röntgen filmimiz çekilirken makineden çıkan ışınların vücudumuza girip çıktığını bilmemize rağmen görmeyiz. Röntgen yada fotoğraf makinesinden çıkan ışınlarının varlığını da asla inkar etmeyiz. Çünkü ortada gerçek, somut olan bir şey var.
Bir başka örnek, evlerimizdeki radyo, TV. bilgisayar, telefon, internet vs. gibi alıp vericilere gelip giden resim, yazı, ses ve görüntülerini bizler cihazımıza gelip girmeden önce havada göremeyiz. Ancak bunların varlıklarını da artık bu günkü teknoloji ile de asla inkar edemeyiz.
Çünkü bunların varlıklarının varlığını stüdyo yada vericilerden yayınlanan ses ve görüntüler olduğunu artık bilmeyenimiz yoktur.
Bazı hayvanların duyup hissettiği yada hissedip algıladığı ses veya diğer dalga boylarını insanların duymaları yada hissedip algılamaları bu türden cihazlar olmadan imkansızdır.
O halde kainata yayılıp dağılan, görüp görmediğimiz ama var olduklarına inandığımız, doğada değişik şekil ve biçimlerden oluşmuş bize göre sonsuz denecek kadar çok sayıda ışık yoğunlaşmaları olduğunu da artık hepimiz biliyoruz.
Yoğunluğundan kurtulup nura dönüşebilen ışık gibi, enerjiye dönüşebilen varlıklar içinde, zaman ve mekan kavramları yoktur. Tıpkı melekler de olduğu gibi. Yalnız burada konuya uygun bir açıklama yapmak istiyorum.
İnsan bedeninden çıkan gönlün de kendi aklına dayalı ilmi güçle ulaşabildiği mele kut alemine ait, rahmani sırların yansıtıldığı, ışık yansımalarını kendi gönül aynasında görüp seyretmesine insanın zaman ve mekandan kurtularak başka yerleri seyri sefere çıkmasına (gördükleri yerlerdeki bilgilerle donanıp dönmesine) insanın tay – yi mekan etmesi denilir.
Ancak maddeyi enerjiye dönüştürmeyi başaran insanoğlu, henüz enerjiyi maddeye dönüştürmeyi başaramamıştır. Şayet bundan sonra başarabilirse o zaman da bir çok gizemli sırları çözmeyi başaracaktır.
Bu durumda gönlün bedenden çıkmasıyla bedende ne bir azalma olur. Geri dönüp gönlün bedene girmesiyle de bedende ne bir çoğalma olur Kısacası çıkınca da girince de hiçbir değişiklik olmaz.
İnsan madde ve mana olarak yaratıldığından bedeni toprak, ruhu ise günümüz bilim ve teknolojisi ile henüz tespit edilemeyen ruh denilen nuranî bir ışık, bir hayat enerjisi, öz denilen ilahi hayat kaynağını oluşturan iksirden yaratılmış bir varlıktır.
Hz. Muhammed’de bir insandır. İnsan olmasına rağmen, miraç olayında bedeninden çıkıp kurtulduğu söylenen ruhunun zaman ve mekan dışına çıkarak tay- yi mekan yaptığı. Yada bedeninden çıkan ruhunun başka mekan ve alemlerdeki zaman dilimlerine gidip geldiğini biliyoruz. Ancak Hz. Muhammet Allah’ın elçisi olarak, Allah tarafından özel yaratılıp seçilmiş olduğundan elbette diğer insanlara göre üstün vasıfları olan bir insandır. Bu üstün vasıftaki özelliklerinden dolayı da Allah O’nu kendisine Resul seçerek ödüllendirmiş. Bu üstün vasıflarını da diğer kullarına gösterip ispat ederek inandırıcılığını artırmak içinde Hz. Muhammed’i mucizelerle de taçlandırmıştır. En büyük mucizesi de bu miraç olayıdır.
Her işin doğrusunu Allah bilir diyerek bu konudaki görüş ve düşüncelerimi sizlere açıklamak istiyorum.
Çünkü bu güne kadar söylenip yazılıp çizilenlerin, her en kadar mucizevi bir olay olsa da yine de düşünen bir insan olarak bu güne kadar anlatılanlar beni tatmin etmemiştir.
Dolayısıyla işin doğrusunu insanlara açıklayıp anlatamazsanız hiçbir şeyi yerli yerine oturtamazsınız. Her şey havada uçuşacağından kalpler mutmain olmaz. İnsanlar huzur bulup, sükunet içinde doğru dürüst mutlu yaşayamazlar.
Çünkü bizler böyle olduğuna inanıp, hasbel kader ilim, irfandan uzak yaşasak bile, başka dine mensup insanlar ilerde bizlerin yapamadığını bizlerden önce yaparlarsa, işte o zaman bizlerin hali nice olur. Hiç düşündünüz mü?
Bunun içinde insanlar daima akıllarını çalıştırıp akledip ilim irfan sahibi olarak düşünüp doğruyu bulmak için sürekli çalışıp çabalamalılar. Çünkü kalplerin yerli yerine oturup mutmain olması, bu şekilde elden geldiğince zamana uygun doğru ilim irfan üreterek sağlanır. Üzülerek söylemek istiyorum ki, ülkemizde ne yazık ki, pek fazla ilim irfan da üretilmemektedir. Üretilenler de genelde para kazanmaya yönelik ruhsuz olduğundan, inandırıcılıkları yok.
Vatanını, milletini, bayrağını ve tümden bu güzel ülkenin bütün insanlarını ve değerlerini canı gibi seven biri olarak, bu çıkmazdan kurtulmaya yönelik düşünüp akleden bir insan olarak, insan bedeninden ruhun çıkması halinde insana hayat verip yaşatan öz denilen canın da çıkacağını, bu sebeple de insan bedenini terk eden ruhtan (candan) dolayı insanın ölümünün gerçekleşeceğini düşünüyorum. O halde bu şekildeki bir miraç düşüncesinin doğru olmadığını, miraç denilen mucizevi olayın gerçekleşebilmesi için de bedenden çıkanın ruh denilen hayat enerjisi olmayıp, onu yerine bedende yine bu ruh denilen enerji kaynağından beslenip, güç kuvvet alan, kalbimize bağlı çalışıp görev yapan, Allah’ın nazar edip kendisine mekan seçtiği insan gönlüdür. Arınıp durulmuş temiz bir kalbin içindeki gönlün, (İlme dayalı akılla feyizlenip hüner ehli olmuş, marifetli bir kişinin gönlü aynı zamanda kalp içinde ayna gibi çalışır. Allah’ın izin verdiği ölçüde de gayb alemindeki görüntü ve yansımaları bire bir gönül aynasında seyreder. Daha sonra gönülden kalbe, kalpten de akla inerek değerlendirilir. Bu zaten onun görevidir.) kalp evinden çıkarak değişik mekan ve alemlerdeki zaman dilimlerine gidip gelmesine tay – yi mekan denilebileceğini düşünmemiz gerekir. Tıpkı Hz. Muhammed’de olduğu gibi.
Burada ne madde enerjiye, ne de enerji maddeye dönüşüyor. Her ikisi de birbirinden güç kuvvet alarak bu işi yapar. Asıl insana yakışan da bu marifet olsa gerek. Çünkü insan hem madde hem de manadır. Bundan kastım ise, ruh denilen insana hayat veren can dır. O da her zaman, her yerde her an Allah’ın emriyle görev ve sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirip yapmakla görevli olan, ruh denilen (nurlu ışık) öz’ dür.

İnsana yol gösteren aklı, aklına yön veren de gönlüdür.
Çünkü AKIL, iyilik ister, iyilik için de insanın çalışıp gayret göstermesi gerekir.
Halbuki, NEFİS, için böyle çalışıp gayret göstermek gerekmez. Çünkü nefsi kendi haline bıraktığımızda, o zaten kendi kendine insanı kötülüğe doğru yönlendirir. Çünkü onun yaratılışı bu minval üzeredir.

Çünkü akıl, insana ilimle hüner verir. Marifet kazandırır. İnsanı melekleştirir. Allah’a yaklaştırır. Aklını iyi kullananlar sonunda Allah dostu olurlar.

Ama insandan istenilen asıl özellik ise, adam gibi adam olup, insan gibi yaşamasıdır.

Çünkü insan ateşli hal ve hareketlerinden dolayı her an fevri davranarak şeytani yönde her türlü kötülüğü yapabilirler. Hiçbir zaman iyi bir insan olamazlar. Allah’ın rızasını kazanamazlar.

Halbuki Akıl, insan kalbinin nurudur.

Çünkü ahireti hatırlayarak yaşamak, hem insanın kendi, hem de bütün insanlığın ortak sigortasıdır. Aynı zamanda toplumun arlanma duygularını yukarı çekerek, insanlık için istenilen en güzel ahlakın oluşmasını sağlar. Bu olgunluğu elde etmeyi başaran insanları kendisine halife seçeceğini de bildirmiştir.

Dolayısıyla, bizlerden de adam gibi adam olmamızı istemektedir.

Şimdi bu açıklamadan sonra insanı gerçek manada tanımaya çalışalım.

İnsan; doğup, yaşayıp, ölen canlı bir varlık olduğundan insanı tanıyıp tarif edebilmemiz için, insanı önce beden ile ruh yada madde ile mana olarak ikiye ayırmamız gerekir.

Çünkü insanı, insan yapan bu iki özelliktir. Bunlar insana büyük anlam ve mana kazandırır.

Şayet varsa! İnsanlık adına kazanılmış bir değer. İşte o zaman insanlık kazanır. (Hayvandan üstün olmaya) insan olma adına üstün bir değer. Şayet yoksa kazanılmış, insanlık adına her hangi bir değer. İşte o zaman da, insan ya da hayvan olmuş (olup yaşamış ) ne fark eder.

İnsanlık adına varsa kazanılmış bir değer. İşte o zaman kazanır, İnsanlık, diğer mahlukattan üstün olup, Allah’ın yer yüzündeki halifesi olmaya bir değer.

Mana olan ruhundan dolayı da ruh ölümsüz olup. Gittiği alemlerde de terbiyesine devam edilecektir.

İnsan, beden (madde) ile ruhtan (manevî) meydana gelmiştir. Bedeni isteklerine nefse dayalı şuur ile ruhî isteklerine de (akıl baliğ olduktan sonra) gönle dayalı akıl ve iradesi ile karar verir.

01.09.2004
Cahit KARAÇ

Advertisements